guest-writer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
guest-writer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
30 Temmuz 2009 Perşembe
Jane B
Rahatsızlık veren müzikler ve bende yarattığı tepkimelerden yola çıkmıştım Jane Birkin’le ilgili konserden evvelki yazıda. Konser sonrası sessizliğimde taşıdığım yüklü bir duygusallıkla çıktım konser salonundan. Rahatsızlıklar ve bendeki yansımaları birer birer açığa çıkmıştı konser salonundan çıkarken. Küçük-büyük her hayatın ufak-tefek dönüm noktaları vardır hatırda kalan, pis pis benim dönüm noktalarım da belirmişti belleğimde.
Jane Birkin sahneye çıktığında 63 yaşındaydı ve hala her gördüğüm kadından hala daha güzeldi, onu son kez alkışlarken ise ben 63ümdeydim ve az önce o kadının hissettiklerinin önemsiz bir kısmını bile onunla paylaşmak için nelerimi vermezdim. 63ündeydi ve sesi o hep aynı sesti. ikna edici, yumuşak olabildiği kadar kararlı da olabilen bu ses, bir önceki yazıda düzdüğüm tüm iltifatların hakkını o gece fazlasıyla verdi.
Jane Birkin sahneye çıktığında kuvvetli bir kimyasal madde etkisindeydi. Gülümsemesi ele veriyordu, sözleri ele veriyordu. En çok da duygusallığı ve seyircisine karşı aşırıya kaçan minnettarlığı. İngilizce-fransızca arasına atlayarak konuşuyordu, o yüzden her anlattığı hikayeyi anlayamadım. Fransız Pop’unun altın yıllarının bu toz kokulu hikayelerinden anladığım kadarıysa beni konser sonrası büyüleyip yollamaya yetmişti. Evet, kafası sahnenin en az 500 metre yukarısında bir yerde sallanıyordu. Bize baktıkça (konser boyunca elinden geldiğince seyirciyle göz teması içindeydi) kimbilir kimleri görüyordu... Uyuşturucuyu savunmak gibi olmasın ama 60ların idollerinden biri olan bu hatun kişinin o yılları bu şekilde temsil etmesi bana oldukça yerinde geldi.
Yeni şarkıları ağırlıktaydı tabii, onlardan bahsederken de oldukça açık sözlüydü. “Müziysen olarak yetersizliğim ve ritm duygumun olmayışı herkesçe bilinir ve bugün geldiğim noktayı bir sürü inanılmaz besteciyle çalışmama borçluyum” deyip, yeni albümde kendisinin yazdığı sözlerle yapılan şarkıların bir nevi ilk defa kendi ayakları üzerinde durma çabası olduğunu anlattı.
İlk dinlediğimin hemen ertesinde 15 kere daha dinlediğim, Arabesque albümünün “B side” şarkılarından “Fuir le Bonheur de Peur Qu'il Ne Se Sauve” çalarken nerelere gittiğimi kelimelerle anlatmam çok zor. Bunun için o şarkı eşliğinde sarhoş olduğum her akşamı teker teker anlatmak zorunda kalabilirim...
Gainsbourg’un dehasına hakkını veren ve onu Boudeliere’den sonra Fransa topraklarının yetiştirdiği en büyük yazar olarak atfeden bir sunuşun ardından “exercice en forme de z”i söyledi ve “sous le soleil exactement”, “Ex Fan de 60’s” gibi hitler dahil olmak üzere bir düzine Serge Gainsbourg bestesini konsere serpiştirdi.
Konser çıkışı gözlerim ayaklarımın altından simetrik biçimde kayan kare sokak taşlarına kitlenmiş yürüyordum. Hayatı daha ciddiye alarak yürüdüğümü farkettim. Ağır bir hüzün tortusu sinmiş kulaklarıma aldırmadan gülümsemeye başladım. İnsanın kendini içine sıkıştırdığı binlerce minik soyut hücreden kilitlere elimi sürmeden çıkmıştım. Hayatı ciddiye alıyordum ama insanların yarattıkları efsanevi soyut olguları değil, gerçek herşeyi ciddiye alıyordum. Mesela bir şarabın mantarını, cebimdeki bozuk paraları, nabız atışlarımı ve hatta gölgemi bile ciddiye alıyordum!
60’lar ve 70’ler her türlü abartısına ve süsüne rağmen, bana hep kendi zamanımdan daha doğal gelmiştir. Belki de benim doğam o çağlara daha yakındır. Bilemiyorum. Ama biliyorum ki, o gecenin bana anımsattığı ve anımsadıkça içimin burkulduğu her an beni tek bir sonuca götürmüştü. Hayatı, yani beş duyumun bana sunduğu mucizeyi ciddiye alıyordum.
Eminim benden önce nice önemli kişi, beş duyu dışına çıkan olguları algılayamayacağımızı ve algılanamayanın anlamsız olduğundan bahsetmiştir. Ben de böyle düşünüyorum ve beş duyuma kulak vermemi sağladığı için Birkin’e ve ona sahnede eşlik eden yaş ortalaması 25 olan gruba minnetlerimi sunuyorum. Herkesin Odyssey’i farklı şeyler olabilir. Benimkisi ise müzik. Derinlemesine bir yolculuğa çıkıp beş duyunun yalınlığına ulaşmamın bildiğim tek yasal yolu... Hele Fransız Pop’u olursa...
...C’est la vie Lily!
Etiketler:
guest-writer,
jane birkin,
shadowplay
18 Temmuz 2009 Cumartesi
Fransız Usulü Tarhana Çorbası
21 yaşında bir Fransıza, fransız filmlerine, yazınına ve müziğine olan hayranlığımdan bahsetmiştim. Sebep olarak da eserlerin insanları rahatsız etmeleri ve o rahat küçük dünyalarında, boş boş duvarlara bakarken, onları dürtmeleri olduğunu söylemiştim. Benim 12 dakika da düşünüp kurguladığım yorumumu sebeplendirmesi ise çok basitti; “Bizim tabularımız yoktur ki!”. 21 yaşındaydı ve kendince çok doğal bir şey söylemişti ve anlayan için, çok erdemli de olan birşey söylemişti.
Vuola!
Sanat her doğru bilinene muhalefet olmazsa tuz koymayı unuttuğumuz bir tarhana çorbasına döner. Siz tarhana çorbasını Anannenizin en güzel yaptığını sanadurun, şu saniye itibariyle, Marxist Clubber’ın bana sunmuş olduğu bu imkanla, ben fransızların bunu daha iyi becerdiğini iddaa ediyorum!
Rahatsızlık veren sanat eserleri hep benim için çekici olmuştur. Rahat rahat, çözümsüzlükleri hiç tatmadan yaşamanın ne anlamı olabilir ki? Beni rahatsız eden ve kendimi ve o ana kadar ki inanmışlıklarımı sorgulamaya iten ne kadar şey çıktıysa karşıma raflarımda yerlerini almışlardır. Dahası beni heyecanlandırmışlardır. Bu hislerim sırf müzik üzerine değil, olabilecek, akla zarar vermeyi hedefleyen herşeyi kapsıyor. Seurat’nin adını bilmediğim nice tablosunu dan, Bergman’ın Seventh Seal’ine kadar gidiyor, Henri de Montherlant’ın Pity for Women’ını ve Velvet Underground’un I’ll be your mirror’unu kapsıyor. Hatta ta Badly Drown Boy’un Pissing in the Wind’inden Haneke’nin Piano Teacher’ına kadar uzanıyor. Olacak iş değil bu saydıklarımın aralarındaki harmonisi. Ama o olacak iş olmayan kısmı beni şekillendirmiş olan kısmı. Daha da ileri gidip diyebilirim ki, keşke hayatta herkes onları harekete geçirecek rahatsızlıklara benim kadar obsessif yaklaşsa, kesinlikle hayat benim için daha kolay bir hale bürünürdü.
Fransızlar ise tartışılabilinecek tonlarca negatif yönlerine rağmen, belirttiğim yaklaşıma açık bir kültürel ortamda yetişiyorlar. Tartışılabilecek kısmından kastım mesela; herşeye kuvvetli derecede muhalefet olma güdülerinin zaman zaman tabansız oluşu. Bu izleyenlerin hatırlayacağı üzere, Bertolucci’nin The Dreamers’ında sahneye yansımıştır. Fakat gene de kıçının üzerinde pineklemek yerine sırf moda diye birşeyleri tutkuyla değiştirmeye çalışan o portre hep bana daha sempatik gelmişler.
Bu kadar laf salatasından sonra esas konuya dönme zamanı geldi sanırım.
Serge Gainsbourg; adamakıllı isyan ve yoldan çıkmaların olduğu kadar, modaya dönüşmüş sıradışılıkların da alkolik idolüdür. Ben se ona bir çok konuda oldukça minnettarım. Evvela beni rahatsız ettiği için ve hatta şarkıları evde çalarken anne ve babam duymasın diye beni sesi kısmak zorunda bıraktığı için. Sözlükler ve çeviriler yardımıyla da olsa okuduğumda, şarkı sözlerinin başka türlü yanmayacak birçok mumu yakmış olduğu için. En önemlisi de Jane Birkin isimli, Tanrı’nın tüm işini gücünü bırakıp yarattığı bir hatun kişinin mükemmel sesini müzik dünyasına bu tatta sunduğu için.
Şimdi, bu zerafet timsali bayan müzik dünyasında her türlü kendine yer bulamaz mıydı? Sesi ve her türlü müzik çeşidini inanılmaz içten yorumlama kabiliyetiyle, tabii ki bulurdu ve hala kendisinden aynı şekilde söz ettirebilirdi. Fakat bence, Gainsboug ile evli kaldıkları 7 sene ve müzikal kimliğinin onun şarkılarını yorumlayarak yoğrulması, onun bugün vardığı yüksek notalara ulaşmasında temel teşkil ediyor. Bu yumuşak titreşimli sesin ruhumda yarattığı rahatsızlık Arabesque ve Rendez-Vous albümlerini bundan 5 sene önce sırasıyla dinlememle başlamıştı. Model gibi bir hatundan çıkanlara olan hayretimin cevabını, kısmen olsa da, 7 sene Serge Gainsbourg’la evli kalmasını öğrenmemle almıştım.
İsminden anlaşılacağı gibi bir İngilizdir bu hatun kişi. Ama onun fransızlığını sevmeyen Fransız azdır, varsa da olmaz olsun! (burada bir an durup bu iddalalı laflardaki fransız ihtirasına dikkat çekerim)
Bunca kelam etmemin sebebi ise aslında Jane Birkin’i, ben veya o ölmeden canlı izleme fırsatı elde etmiş olmamdı. Jane Birkin’in bendeki yerini hakettiği şekilde anlatmak için böyle bir giriş seçtim çünkü hakedene hakettiğini vermek esastır! Sesi tarifsiz bir huzur olsa da sıradan ruhumda, dile getirdikleri beni tamda 15 yaşımda hissettiğim gibi hissettirmiştir -ilk dinlediğim günden beri. O isterse beni 15imdeki gibi isyankar veya korumasız hissettirebilir, saf ve bencil olmayan aşka inandırabilir, Burma’nın çocukları için ağlatabilir veya sadece dünyadan habersiz olan beni, nostaljik yolculuklara çıkarabilir.
Daha doğru anlatmak için “Ve Tanrı kadını yarattı” da diyebilirdim belki kısaca... ama Serge Gainsbourg’la hemen Bardot’un kısa ilişkisi akabinde beraber olduğundan dolayı, iyi karşılamayabilir diye düşündüm..!
Rahatsızlıktan bahsettin ya o kadar, bu dünya güzeli kadın kime ne rahatsızlık verebilir diyebilir, ki haklıdır.. Onlara(bulabilirlerse) 73 yapımı Brigitte Bardot’la çektiği “Don Juan, or If Don Juan Were a Woman” ı izlemelerini tavsiye ederim. Papanın 73 yılında bu filmi nasıl karşılayacağını düşünmeye sevkederek...
Bir de tabii Orang Outan şarkısında orangutan gibi kaba bir kelimenin onun ağzınan çıkış şekli bahsettiğim rahatsızlıktan size bir iz sunabilir. Beni zor tarif edilebilir bir şekilde rahatsız eder kendisi.
Kendi adına dizayn edilmiş çantaların binlerce dolara satıldığı şu alemde rahatlık yerine, yeryüzündeki tonla haksızlığa ve şeytani olguya muhalefet tavrını şarkılarında kelimelere dökmeyi seçmiştir. Güzellemeleri araya serpiştirmeyi de unutmadan...
Şarkıların müzikal kalitesinden bahsetmeyeceğim çünkü zaten ilk çalışmalarının neredeyse tümü Gainsbourg’un ellerinden çıkmıştır, olgunluk döneminde ise başka birçok önemli müzisyenin şarkılarını söylemiştir. Kendisi bugün hayranlıkla dinlediğimiz nice isme ilham kaynağı olmuştur. Bilmeyen eline geçen ilk albümünü alıp dinleyebilir, herhangi bir tanesi adem olanın anlaması için yeterlidir.
Jane Birkin huzur yayan ses tonuyla insanı rahatsız eder ve o huzurun altında bir başkaldırı barındırır. Aynı Fransızlar gibi ihtiraslıdır ve bunun yanında, müzikal anlamda da insanı zamanımıza paralel başka düzlemlere taşıma yetisine sahiptir.
Bu konsere yanlız gidiyorum çünkü biletimi henüz Münih’e taşınmadan çoook önce ağzım kulaklarımdayken almıştım ve o zamanlar Münih’te bu konser için bana katılacak birini tanımıyordum. Şimdilik bu kadarı sizle paylaştıktan sonra konsere gitmek için evden çıkacağım, Mayısın ikisinde-ki bir Cumartesi gecesidir, konser dönüşü alkolden kendimi kaybetmezsem hemen tekrar yazmaya sarılıcağım. Benim için böylesine önemli bir gece sonunda tepkisiz kalabileceğimi sanmıyorum.
Etiketler:
guest-writer,
jane birkin,
shadowplay
12 Mayıs 2009 Salı
Nasıl Olmuşsa Bütün Bu Olanlar
Nasıl biz bu kadar duyarlı olmuştuk. Edip Cansever’in “Mendilimde Kan Sesleri” şiirinin bir Ahmet Abi’si vardı, o da çok duyarlıydı. Nasıl olmuşta jenerasyonlar arasında, derin bir darbeyle öldürülmüş o duyarlılıktan nasiplenmiştik? Nasıl olduysa olmuştu işte.
Nasıl anlatılırdı başka bu konser bilemezdim. Bilemezdim, aynen o günkü hissettiklerim olmasaydı ve bana müziği böylesine yaşama fırsatı vermeseydi. Pazar Pazar, önceki günden duvarlara pırpır çarpan heyecanımı yansıtsın, gözlerimdeki derin önemi vurgulasın diye kravatımı taktım, ama emocu gibi sarkıtarak değil sıkı sıkı bağlayarak taktım evden çıkmadan. Bir sirke gidiyordum ve bunu asla mecazi anlamda söylemiyorum. Bula bula şehirde bir sirki bulmuşlardı konser için.
Haftalar önce en vurucu şarkılarını özenle derledim ve mp3 halinde bir arkadaşa verip ayarttım onu. Beş defa da sordum “Emin misin gelmek istediğine?” diye. Nereye gittiğini bilmiyordu oysa ki, aynı şu anda siz gibi. Benimse adımlarım oldukça emindi.
Yurtdışında yaşıyorum ve aslında şikayetlenecek pek bir durumum yok, hayattan şikayetlenen insanlardan da açıkcası pek hoşlanmam. Konser öncesi günlerde yurtdışında yaşamanın zorlukları biraz kasıtlı olarak, birazda tesadüfen üstüste gelmişti ve ben konsere özlem ve isyanla karışık bir duygusallık içinde gittim. Nasıl olmuşsa bir şehir ve içindeki ruhlar, beni bu kadar zorlamıştı, ait olamasam da kendi ritmine katmıştı ve ben de tam bu kısmını kendime yediremiyordum.
......
Ah güzel Ahmet Abim benim
insan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
.......
Konser sahibine gelince, nasıl olmuşsa olmuştu, böyle biri kalpleri soğuk, çeneleri dik adamların diyarı olarak bilinen Britanya’da yetişmişti. Zamanı geldiğinde de, iyi etmişte New York’a yerleşmişti –ki müziği ve çevresi olgunlaşmıştı. Yaşadığı zorluklardan mı yoksa büyücek bir kalpten mi nedir aşırılık haddinde duyarlı olmuştu...
Bizim coğrafyamızdaki değerlerimiz ve o doğrultuda şekillenen yetiştirilişimizden farklıdır bu aşırılık. Bizim için mütevazi olmak, aşırılıktan kaçmak ve herşeyi kararınca yaşamak makbuldür. Kendimde de bulurum zaman zaman bu erdem ve kısıtı. Sanata gelince ise ben burada bir parantez açma taraftarıyım. Sanat, zihnin arka bölmesindeki odanın içindekilerin tasarlanıp, zihnin önündeki odada, duyularımızın frekansına uyarlanmasıdır. Bu noktada kaçılmış aşırılık kabul edilebilir, ne de olsa mesaj onlarca süzgeçten geçip varacağı noktaya ulaşacaktır. Ben sadece şunu sordum o gecenin sonunda; anlaşıldığı üzere aşırılığa göz yumarım ama bunca doğal ve suni süzgeçten geçen şey nasıl olur da bana, bu kadar ulaşıyordu? Nasıl olmuşsa, oldu.
Herşey hazırdı. Ben, kravatım, davullar, gitarlar, sahne ve tabii ki, aynalardan yansıyan hisleri paylaşmak için yanımda dikilen yakın arkadaşım.
Sirke girip yerimizi aldık. Baştan aşağı zombie makyajlı bir bayan sahne aldı. Ellerinde kemiğe benzeyen uzun metalik renkli çubuklarla insanın ensesini ürperten bir dans gösterisine başladı. Zaten çok da pozitif frekanslı bir mesajla, az sonra başlayacak konsere bizi hazırlayamazdı. Arkada çalan bol tekrarlı ama altyapısı iyi işlenmiş elektronik müzik sırasını kuş seslerine bırakırken, Antony Hegarty ve 6 kişilik The Johnsons sahneye çıktı. Gereksiz selamlama konuşmasına hiç yeltenmeden konsere yeni albümden üstüste çaldığı 4 şarkı ile başladı. O ara vermeden devam ettikçe, geç gelen veya bira almaya kalkan densizlere hiç kulak asmadan benim konsantrasyonum dahada derinleşiyordu. Birkaç kez arkadaşımı dürtüp “buradamısın, sanırım ben baya bir uzaklara gidipte döndüm“ dedim. Sessiz bir şekilde dinliyordu ve onunda aynı büyüde benzer bir yolculukta olduğunu farketmem beni mutlu etti. Yukarıda belirttiğim üzere aşırı derecede duygusal yoğunluk ve duyarlılık içeren bu anları, insanın kendi içinde tek başına yaşamaya mahkum olduğuna inansam da, birinin tanıklık etmesi bu tecrübeyi daha somut bir hale sokuyordu. O benim kafamın içinde dönenleri asla bilemezdi ve anlayamazdı ve ben de onunkileri, fakat benzer bir yolculuğa bir yandaşla çıkmak insanı daha cesaretlendiriyordu.
Yeni albümdeki şarkıları konser öncesi ezberleyemediğimden, yolculuktan kendime gelmem ve normal bir konser psikolojisine girmem ancak 5. şarkıda oldu. Notalar ve aşırı duyarlılıktan titreyen ses beynimde çok bilindik bir odaya teşrif ettiler ve “Cripple and the Starfish” e eşlik etmeye başladım... “It’ll grow back like a starfish” diye mırıldanıyot ve bunu yaşamış biri olduğumdan, içimden Antony’ye küfürler ediyordum. Hayatın gerçeklerinin zihnin odalarında yoğurulup melodilerle bize ulaştırılması her zaman takdir edilmelidir. Bu gerçekler eğer dinleyici tarafından da tecrübe edilmişse, okkalı bir küfür etmek bence kabul edilebilir. İlkgençliğinde Radiohead’den Creep’i dinleyip “bu şarkıyı ben yazmalıydım, neden bu p.. kuruları benden önce davranmış” diyen varsa bana bu konuda bana hak verecektir.
Kimse o konsere o kadar parayı şovmen izlemeye, gülüp eğlenmeye vermemişti. Tahminimce 1500 kadar kişi vardı içeride ve hepsi Antony’nin parmak uçlarının piyanoda dolaşmasına odaklanmıştı. Bizi selamlaması sanırım ancak 7. şarkıyı buldu. Hemen sirki nasıl seçtiklerini anlattı. Önce bir konser salonu ile anlaşılacakken, menajer’i “Bir de bir sirk var Münih’te” demiş ve o da hiç düşünmeden kabul etmiş. Sebebini hemen sonra söyledikleriyle bize anlattı ve sirkin kaç yıllık olduğunu seyirciye sorduktan sonra; “Sirk denince hemen diğer seçenekleri Oturduğunuz yerlerde nice insan kahkaha atmış olduğunu bir düşünün, nice çocuğun. Belki çocuk olarak burada o kahkaha atanlardan bazıları sizdiniz.” dedi. Nasıl olmuştu da her noktaya aynı duyarlılıkla yaklaşabiliyordu? Dahası, bu şehirden nasıl sirki hınca hınç dolduracak kadar duyarlı insan çıkmıştı? Önyargı çok çirkin bir inanmışlıktı ve bu konser beni biraz olsun bu yöndeki eğilimlerimden arındırmıştı.
Yeni albümün sarsıcı şarkılarının yanında, “You’re My Sister”, “Fistfull of Love” ve “For Today I’m a Boy”, “I Fell in Love with a Dead Boy” gibi eski hitlerle konserdeki kişisel yolculuklar, göz açıp kapayıncaya kadar geçti, gitti. Bense yeni albümdeki favorim Daylight and the Sun’ı ve yıllardan beri bir türlü sıkılamadığım Twilight’ı istiyordum ama BIS’de bile bu ikisini çalmadılar. Nasılsa, hayat devam edecekti ve en azından bana eve dönünce dinlenecek bir iki şey kalmıştı.
Arkadaşımla neredeyse hiç konuşmadık konser boyunca. Sonuna doğru, “For today I’m a boy” şarkısından sonra, şarkıda umduğu gibi güzel bir bayan olamamışsa da, Antony’nin yaşadığımız şu dünyanın az sayıda güzelliklerine dair birşey olmayı başarmış olduğunu söyledim. Bıraksa bıraksa, çatır çatır hüzün bırakırdı bu kadar Antony şarkısı üst üste, Fakat ben onun bunca yakaraşından sonra onun için de mutluydum. Bu kadar duyarlı olan birinin hayattaki güzellikleri de aynı duyarlılıkla görebileceğinden emindim. Bizim oturduğumuz koltuklarda bizden önce oturmuş olan çocukların sirki izlerkenki kahkalarını, muhtemelen ordaki birçoğumuzdan daha iyi duyumsayabilirdi.
Konser bitti, perde kapandı, ışıklar söndü. Doğal ve naif bir umutla, karanlığın gölgesinde yazılmıştı tüm şarkılar ve ışıklar sönünce hayattaki diğer herşey gibi anlamlarını buldular. Demin çıkmışlardı sahneye, nasıl olduysa hemen bitivermişti, açıkcası konseri bekleme dönemindeki tarifsiz heyecanım, bir buçuk saatin sonrasında biraz buruk kalmıştı. İçimde apağır bir bulutu ardlarında bırakarak sahneden indiler, öyle ki dudaklarım kurumuştu ve susuzluğuma sadece sert bir içki iyi gelebilirdi. O bir buçuk saat, unutamayacağım anlar arasında yerini aldı.
Nasılsa kendimi yatağımda buldum. Nasıl olduysa tavanımda yıldızları seyrediyordum. Nasıl da denk gelmişti hayatıma dair herşey ve (yaşamın bütünlüğünde aynı zamanda önemsiz ve unutulmaz olacak) hislerim konser tarihine bu kadar yakışır bir hal almıştı. Ve nasıl da aklımda dönüyordu o şarkı. Nasıl da kendimi tamda o şarkıdaki hislerin aynılarını hissetmenin yüceliğine uygun görme cüretinde bulunabiliyordum?
......
We live together in a photograph of time
Now I look into your eyes
And the sea is opened up to me
......
Güzelliklere duyarlılık ve bir güzelliğin bir diğerine değmesine hislenmekten hoş ne olabilirdi?
Ama
......
Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar
Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar
Mendilimde kan sesleri.
......
p.s. Yazıdan bağımsız olarak, albüme dair de bir iki laf etmek istedim... Yeni albümü diğerlerine nazaran kesinlikle daha olgun olmuş. Bir sürü sevdiğim grup/müzisyen gibi Antony and the Johnson’s da ilk 2 albümlerindeki iddialı şarkılara yoğunlukla yatırım yapmışlardı ve böylece ilgimi çekmişlerdi. Aynen o sevdiğim diğer gruplar/müzisyenler gibi bu son albümlerinde (ki bence olgunluk dönemi albümleridir) ise tüm şarkıları üst düzey bir müzikal düzlemde yaratıp, melodi zenginliğini olabildiğince eşit olarak yaymışlar. Çoğul sözediyorum ama tüm şarkılar Antony’nin kendisine ait ve şarkıları sözettiğim şekilde yaratmanın yanında, kendine özgün yorumu ve daha fazlasını hayranlarının beklentisi doğrultusunda ortaya koymuş. Benim gibi, o hüzünlü sesi Coco Rosie’nin Beautiful Boyz’unda sevmiş iseniz, The Crying Light albümünü edinmenizi şiddetle tavsiye ediyorum!
Etiketler:
anthony and the johnsons,
guest-writer,
shadowplay
7 Nisan 2009 Salı
Kıskançlığın Kronolojisi
Sevgili Okur,
Öncelikle affınıza sığınarak başlayacağım bu yazıya. Bu Blog’un ağırlığını kaldıracak kadar yazınla içli dışlı değilim fakat müzikle ilgili yazma fikrine karşı koyamadığımdan ve blog sahibinden torpilli olduğumdan dolayı bu yazıyı sizinle paylaşıyorum.
Aslında “Seni anlıyorum” kelimesinin anlamsız olduğuna ve bir paylaşımın sadece paylaşanın kendi yaşam tecrübesiyle sınırlı olduğuna inanmaktayım. Yine de hissedilen ve belki saniyeler, en çok dakikalar süren anların insan ömründe öneminin farkındayım ve yine bu yüzden bazı riflerin, ritmlerin ve titreşimlerin bendeki yansımasını burada anlamlı bir şekilde kelimelere dökmeye çalışacağım.
Andy Warhol’a yaşadığı yıllar, hayatı yaşama ve hafife alma şekli yüzünden her zaman beni derinden etkilemiştir ve onu içten içe değil, açık açık kıskanmışımdır. Ve onun kendi kelimeleriyle diyebilirim ki, mütevazi hayatımda çenebazları hep güzelliklere tercih etmişimdir. Güzellikler olmasa bu dünyada konuşulacak çok az şey kalacağı doğrudur fakat bu yazıda da değineceğim gibi çenebazların ağzından dökülen güzelliklerin daha söz etmeye değer olduğunu düşünüyorum.
Bir başka kıskandığım kişiyse David Bowie’dir. Ona hayranlığım çok zamandır bakidir, fakat onu kıskandığımı fark etmem çok yakın bir zamanda, daha geçenlerde promili yüksek bir gecede videolarını izlemeye koyulmam sırasında olmuştur. Kıskanmamın neden ise, kesinlikle ünlü bir ex-model olan eşi Iman Abdulmejid ile Manhattan ve Londra hattı arasında yaşaması değildir.
Kıskançlığım sebebi, müzik listemde şans eseri açılınca Youtube’dan “Acaba canlı kaydı nasıldır?” diye arattığım bir şarkıydı. Şarkı “Wild is the wind”di deyince, bazıları aman bu kadar uzun uzun ondan mı bahsedecetin diye düşünecek, bazılarıysa Bowie’den Let’s Dance çalsın klasikleri sahiplerine bırakalım diyecektir. Her iki grupta yüzde dümdüz haklıdır, bense bu Blog’un şemsiyesi altında kendi tecrübemi anlatacağım.
Arama sonuçlarında canlı versiyonu çıksa da, siyah beyaz çekilmiş klibi de çıktı ve ben müzikte kronolojiye ekseriyetle önem veren biri olarak tabii ki işe önce orjinalinden başladım. Ve sanırım kendime gelene dek orada baya bir süre takılı kalmışım...
Siyah beyaz çekilen klip, tam olması gerektiği bir fontla yazılan “Wild Is The Wind-1981-Directed by David Mallet” yazısıyla çekici bir girişle başlar- sonradan öğrendiğim üzere David Mallet zaten çok revaçta bir klip yönetmeniymiş. Bowie’nin sırtına bakar kamera ve o yürüyerek siyah beyaz loş ışıklı oda da solist sandalyesine geçerken biz de sırayla ışığı ve sahneyi görürüz. Oturur ve birazdan duyulacak Playback’te neler yaptığını bilmenin verdiği kendine güvenle şarkının girişini bekler usulca.
Öteden beri “Wild is the wind” şarkısını severdim. Bowie 9 yaşındayken, yani 1956 da Johnny Mathis tarafından ilk defa aynı isimli film için kaydedilmiş olan bu şarkıyı en iyi yorumlayanın, en çok dinlediğim cover’ları olan Nina Simone mi, Cat Power mı veya David Bowie mi olduğunu, Bowie’nin videosunu izleyene kadar hiç düşünmemiştim. Vardığım sonuçsa oldukça kişisel. Bowie’ye sorsanız Simone diyebilir çünkü kendisi öteden beri hayranı olduğu ölümsüz siyahi diva ile Amerika’da tanışmasından hemen sonra bu şarkıyı yorumlamaya karar vermiştir. Fakat, bana sorarsanız Bowie’dir. Hiç biri yorumlarken onun yorumundakiyle eşdeğer bir şekilde, şarkı bir bütünüyle düşünüldüğündeki hisleri yansıtmayı başaramamıştır.
Simone’un yorumu Sezer Cumhur Önal’ında dediği gibi kadife seslidir ve bu yorum bir mizah konusu olsa da oldukça çarpıcıdır. Cat Power’ınki ise benim deyimimle şarkının akıllı bir şekilde kullanılan yumuşak bir tondaki yorumudur. Kanımca, Bariton olan Bowie’nin yorumu ise iniş ve çıkışlarıyla bu şarkının gayet klasik sayılabilecek sözlerini, yukarıda saydığım saygıdeğer bayanlara kıyaslan daha olması gerektiği hale getirmiştir. Gerçek her zaman görecelidir ama öyle ki, benim gerçeğime paralel hale getirmiştir.
Kıskandığım noktaya gelince...
Şarkının başında “love me” deyişleriyle başlamıştı aslında bu kıpırtı. İkinci kıtasıyla beraber, elleri çapraz bir şekilde dizlerinde birleştirip “You touch me, I hear the sound of mandolins..” diye şarkıyı kemiklerinde hisseden adam tavırları tepemi attırdı. Adam basbaya yaşıyordu her notayı! Sanki kendi eseri Rock & Roll Suicide’ı söylüyordu! Ve onun hayatında yaşadığı hisleri, onun yeteneğinden nasiplenmemiş olan milyonlarca insandan biri olarak kıskandım. Beni kıskandıran, hayatı mütevazı yaşamaya mahkumken onun dolaştığı dorukları hissedebilmekti ve onun bu hissi bu kadar net verebilmesi...
Deneysel rock müzikten, dans-rock tarzına kadar bir düzine müzik akımının yaratıcıları arasında sayılıp- yani o akımları da kemiklerine kadar hissedip size aktarmış olanlardan birisi olup, kendisi 9 yaşında bir İngiliz bebesiyken, yazılmış bir şarkıyı da tutkuyla hissedip herkesten iyi yorumlaması beni sarstı. Hem de çatır çatır.
Cover yapılacaksa yalnızca ama yalnızca bir yenilik getiriyorsa yapılması gerektiği inancındayım, albüm satmak için değil. Bowie’nin ondan öncekilere nazaran yeni yorumunun, diğerlerini kenarda bırakarak şarkının anlatmaya çalıştığı o 50’lerin fransız parfümü kokulu evrensel aşkını 12’den vurarak yansıtmasıydı beni kıskandıran.
Bazılarınıza göre videodaki bakışları ve göz kırpışları 80lerde çok yaygın olan “seyirciye oynamak” olarak algılanabilir, bence ise gerçek Bowie odur. Bunu emin bir şekilde söylüyorum çünkü bu bir rol olsa bile, Leonard Cohen şöyle demiştir: “Olmak istediğin gibi davran, kısa bir süre sonra davrandığın gibi olacaksın”. Bowie bir İngiliz fabl kahramanıdır ve her yeni müzik akımında, bir nota dahi geri kalmadan müzik tarihinde kendi karakterini yeniden kendi yaratmıştır. Daha kendisi İngiltere listelerinde bir numara olmadığı yıllarda Iggy Pop ve Lou Reed’in kariyerlerini sahiplenip, bizzat melodilere olan kişisel tutkusuyla yeniden canlandırmıştır.Ve diyeceğim odur ki, sizce şarkının kaydedilmiş en iyi yorumu olmasa dahi, Wild is the Wind’i onun ağzından bir kere dinlemenizi hak etmiştir.
Etiketler:
david bowie,
guest-writer,
shadowplay
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



