kuzgun leşe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kuzgun leşe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Aralık 2009 Cumartesi

Hoşçakal Vic




Vic Chesnutt öldü. 45 yaşında intihar etti ve girdiği komadan kurtulamadı. Küçük yaştayken trafik kazasında ayaklarını kullanamaz duruma geldiği için tekerlekli sandalyeye bağımlı yaşıyordu. Ama ayaklarının önemi, müziğine ve sesine ve gitarını çalan parmaklarına nazaran o kadar da önemli değildi. Ya da biz yanılıyorduk. Zira hastane masrafları 70,000 doları bulunca artık bu paraları ödemek istemediği için, kendi ifadesiyle "Screw you death!" diyerek intihar etti. Yine kendi deyimiyle "müntehir" bir insandı. Onu çeşitli işlerinin yanı sıra bilhassa ASMZ'yle çıktıkları şovlardan ve son albümünden tanımıştım. Constellation Records bünyesinde bulunuyordu ve müziğinde daha da özgürdü.

Artık özgürlüğü kelimelerle ifade edilemez.

Hoşçakal, Vic...

"Artık ne çok 'obituary' okuyoruz değil mi?" - U. Baker



28 Kasım 2009 Cumartesi

Ce n'est pas moi qui clame!



Ce n'est pas moi qui clame,
C'est la terre qui tonne!

"Haykıran ben değilim/Gürleyen toprak!" diyor az aşağıdaki videoda Bertrand Cantat. 2002'de Paris'teki bir konserlerini bu parçayla açmışlar. Benim daha evvelden bildiğim bir parça değildi, zira bir tek bu konserde çalmışlar, "Noir Désir en Public" isimli live albümünde yer alıyor zaten. Noir Désir'i çok fazla anlatmaya gerek yok, müziğine, yaptıklarına, Cantat'nın trajedisine çoğumuz aşinayız. Ama grubu çok daha önemli yapan şey ne kadar katılınır bilmiyorum ama Cantat'nın yaşayan en büyük vokallerden olduğu. Onun şimdiye kadar yaptığı ileride Jacques Brel'le, Jim Morrison'la karşılaştırılacak; vokal tekniği, tonlamaları, sahnesi, vs.

Her neyse. Bahsi geçen parçanın videosunu izlemeye durun siz, videonun altında da sözlerini bulacaksınız. Sözler de başarılı bana kalırsa.

Marxist Clubber hepinize iyi bayramlar diler!

Edit: Yoğun istekler üzerine sözlerin berbat bir çevirisi yorumlar kısmına eklendi.

Edit 2: Bu işte bir iş var diyordum ki varmış. "Ce n'est pas moi qui clame" Attila József'in bir şiiriymiş. İşin güzeli, şiirin bir de İngilizce çevirisini buldum Google Books'tan. Onu da şuradan görebilirsiniz ve benim korkunç çevirime katlanmak zorunda kalmazsınız! :)



Ce n'est pas moi
Ce n'est pas moi qui clame
Ce n'est pas moi qui clame
C'est la terre qui tonne

Ce n'est pas moi qui clame
Ce n'est pas moi qui clame
C'est la terre qui tonne

Gare à toi, gare
Gare à toi, gare
Car le diable, car le diable est devenu démon

Fuis au fond des sources pures et profondes
Ohhh! Fuis au fond des sources pures et profondes

Oh! Plis toi dans la plaque de verre
Dérobe toi dans la lumière des diamants
Sous les pierres, parmi les insectes rampants et

Oh cache toi, oh cache toi dans le pain frais
Oh pauvre, mon pauvre ami

Infiltre toi dans la terre avec les pluies nouvelle
Oh mon pauvre pauvre amis
C'est en vain que tu plonge ton visage en toi même
Tu ne pourras jamais le laver que dans l'autre
C'est en vain que tu cache ton visage en toi même
Tu ne pourras jamais le laver que dans l'autre
Soit la lame de la petite herbe
Et tu seras plus grand que l'axe de l'univers

Oh machine, oiseaux, feuillage et étoiles
Notre mère stérile réclame un enfant
Oh mon ami, mon amour mon amour d'ami, mon ami, mon amour d'ami...
Que cela soit terrible.. ou sublime
Que cela soit terrible.. ou sublime

Ce n'est pas moi qui clame
Ce n'est pas moi qui clame
C'est la terre qui tonne!

15 Kasım 2009 Pazar

God is an Astronaut Dinletisi, 12 Kasım 2009


Efendim öncelikle çoook uzun zaman sonra bir merhaba. Bu kadar uzun zaman post girilmeyen blog -hele de kolektif blog- olur mu demeyin. Olur. En son 2 ay 10 gün önce bir video koymuş MT. Şimdi tekrar yazılara geri dönüş olacak diye umalım. Bu süreçte her birimiz için dönülmesi gereken önemli dönemeçler oldu diyerek kısa keselim. Mevzuya girelim.

God is an Astronaut İstanbul'a ikinci kez geldi. İlk gelişlerinde 2007 Barışarock sahnesini zapt etmişlerdi. Ben o konseri izleyememiştim, çünkü Türkiye'de değildim. Dolayısıyla bu bir karşılaştırmalı konser yazısı olmayacak. Ama bazı karşılaştırmalar yapılacak. Onlara geleceğiz sırayla.

GIAA konseri açıklandığında Türkiye'deki "post-rock" cemaatinde bir hareketlenme oldu haliyle. Neticede GIAA bu janrın önemli gruplarından biri ve 2007'den sonra bir de 2009'da konser verecek olmaları mühim bir gelişmeydi. Burada bu tür müziğe yakın duran, dinleyen, takip eden bir kitleden bahsetmek de lazım aslında. Nitekim Biletix de bunu duyururken "gizli" kalmış bu dinleyicilerden söz ediyordu. Velhasıl, bu izleyiciler için GIAA konseri, kıpırdanmalar son yıllarda artsa da, grubun dünya müzik endüstrisinden her daim uzakta -yani onun çevresinde- kalacak olan İstanbul'a geliyor olmalarından dolayı kayda değer bir gelişmeydi.

Konserin üstünden birkaç gün geçti. Bunları yazdığım saat Pazar'ı Pazartesi'ye bağlayan geceyi gösteriyor ve konser Perşembe gecesi (12 Kasım 2009) yapıldı. Perşembe gecesi için GIAA konserinden iyi alternatif olabilir mi? Daha da ötesinde, bu haftalar için GIAA konserine bilet almak birçok kişinin "to do list"inin en tepesinde yer alan maddeydi.

Organizatörler de bunun bilincindelerdi tabii ki. Konser için uygun görülen mekan: Jolly Joker Balans. Vaktiyle çok takıldığımız "rock bar"ların o sinir bozucu dizaynına denk düşen, içerisi kalabalık olduğunda insanların birbirini ezdiği bir mekan. Konserin bilet fiyatları: ilk satışa çıktığında 40 YTL, daha sonra Biletix üzerinden 50 YTL. Tanrı'ya şükür, sosyal çevremin geniş olmasından dolayı konsere para vermeden izleme hafifliğini yaşadım (special thanks to Sel ;) ). Zira buradan sonra anlatacaklarım 40-50 YTL verilen konserin nasıl olmaması gerektiği üzerine.

Öncelikle şunu söyleyelim. Bir Perşembe gecesi, yani ertesi gün birçok kişi için mesai veya okulun olduğu bir gece, bir konser saat 23.15'te başlamaz. Bu en hafif deyimiyle çakallıktır, şark kurnazlığıdır. Saat 21.00'de, 22.00'de mekana geleni bol bol içirmek suretiyle söğüşlemenin amaçlandığı bir basitliktir. Buna işletme mantığı denebilir; Türkiye'de kapitalizmin işletme mantığı müşteriye/tüketiciye yapılan her türlü saygısızlığı doğal karşılar nasılsa. Bunu aklımızda bir tutalım.

İkinci olarak: Balans gibi bir mekanda konser düzenlemenin abukluğunu geçtim, buraya biletli 800 küsür kişiyi sığdırmak nasıl bir açlığın tezahürüdür diye sormak gerekiyor. Bir yandan ayağına basan adamdan kaçarken, "Bira içen var mı?" diye soran garsonla çarpışmak, önünden geçen kızın orasına burasına değmemek için kasmak takdir edersiniz ki konserden çok şey götürdü. Dedim ya, ben para vermedim, inatla içeride de Balans'a beş kuruş kaptırmadım. Ama ya diğerleri?

Bu tür konserlere gidip katılan, izleyen, "sosyalleşen" bir kitleden bahsetmiştik. Bu kitle, onların parasını söğüşleyen bu kargalar güruhuna karşı tepkisiz kaldıkça bu işler böyle devam edecek ne yazık ki. Sonra da "Ay şekerim şu grubu izledik, süperdi" denilecek. Hayır efendim, sen o grubu izleyemedin ki! Sen orada bulundun sadece. Ne anladın o ortamdan? Kötü bir ses düzeni var bir defa, mekan konsere uygun değil, içerisi hınca hınç dolu... Sen GIAA konser biletini odandaki panona astın ama ne işe yaradı? Üstelik 10-20 lira da değil, 40-50 lira verdin. Üstelik orada üç tane Beck's içip 30 lira daha harcadın. Taksi parasıyla toplam masrafın 100 lira.

Diyeceksiniz ki, parası olan verir kardeşim, sana ne? Tabii verir, bana ne, ama ben isterim ki bu memlekette sadece parası olmayanlar değil, parası olanlar da hesaplı yaşasın. Hesaplı yaşamak, daha azını vermek değil. İsterse bugün harcadığının üç mislini harcasın. Ama hizmet alsın karşılığında. Kulunuz, Paris'te iki önemli konser izledi, biri Mogwai diğeri A Silver Mt. Zion. Birincisi 30 euro, diğeri 20 euro'ydu. Gittim, izledim, içtim ve keyif alarak geri evime döndüm. Sadece ben değil, hemen herkes öyleydi. Orada da çok para harcanabilir, buradakinden daha fazla harcanır hatta. Ama parasını verdiğiniz şeyin karşılığını alıyor olmak ve "Lanet olsun size!" dedirtmemek önemli bir ayrım.

Orası Paris ama demeyin. Bu hiçbir anlama gelmeyecek. Oradaki kulüpleri işletenler de yatırım yapıyor, buradakileri işletenler de. Buradakiler, oradakilerden daha az zengin değil. İnsan kendi sermayesiyle oluşturduğu organizasyonuna, mekanına, vs. yatırım yapmazsa, bugün böyle hevesli gençleri toplama kampıymış gibi bir barın içine balık istifi gibi sokar ama yarın işin hakkını veren biri çıkar (çıkmalı!) ve senin şimdiye kadarki çakallıklarını sana yedirir. Ben de buradan bakıp "Beter ol!" derim, zaten diyorum.

GIAA'ya gelirsek... Üç albümleri var, post-rock denen henüz-tanımsız janrın en tipik grubu olarak gösterilirler birçok eleştirmen tarafından. Ambient tarzlarını melodik bir sound'la birleştiren ve tabir-i caizse insanın kanına çok çabuk giren bir grup GIAA. Ancak pek deneysel sayılmazlar ve müziklerindeki formlar çok muhafazakardır. 4-5 dakikalık parçalar, klavye girişleri, hızlanan bir ritim ve gitar dominasyonundaki bir müzik. Sözlerle hiç işleri olmaz -ki severim bu yönlerini.

Ancak GIAA bir konser grubu değil. Bu konserde de izleyici şöyle yamultan, müziklerini farklılaştırabilecek işlere hiç kalkışmadılar. Projeksiyon aletinden yansıtılan ve çalınan parçalarla uyumlu görseller dışında. Onları da varolan hengamede takip etmek kolay değildi zaten. Konser sonrası yorumlarda "GIAA çok iyiydi, sanki CD'den çalıyormuş gibi çaldılar" türünden saptamaların çokluğu da, söylemek istediğim şeyi destekler nitelikte sanıyorum. Bir grubun "live" performansında "stüdyo"daki gibi bir işe imza atmaları kimilerince hoşlanılacak bir şeymiş gibi görünse de, ben bunu canlı performansların ruhuna uygun bulmuyorum pek. Neden o zaman konsere geliyoruz ki?

Yine de bu GIAA'nın değerinden bir şey götürmez elbette. Sevdiğimiz saydığımız bir gruptur ve onları görmüş olmakla listemize bir çentik daha atmış olduk.

4 Ağustos 2009 Salı

I live among the creatures of the night!




Kenan Evren'in cehenneme yaklaştığı şu günlerde insanın 80'leri anmaması olmaz. Bu on yıl, tartışmasız Türkiye tarihinin en büyük kırılma süreci olmuştur. Kırılma kelimesi ifade etmekte sıkıntı çeker hatta çoğu zaman, başka bir kelimeye ihtiyaç duyarız. Yarık gibi, yarılma gibi. Hakikaten de öyledir: bir toplumun bütün pratiklerinin, düşünüş biçimlerinin, hayata bakış açılarının ve korkularının tek kelimeyle dumura uğratıldığı bir darbeden sonra dönüşen hayatlar... Ne dense eksik kalır, hiç bir analiz bu yarığın etkisinin bilgisine erişemez.

Ancak 80'ler ve bir dönüm noktası olarak 1980 tarihi yalnızca Türkiye için değil, bütün dünya için böylesi bir anlam taşır. Belki bizdekinden az, belki çok; ama dünyanın -Foucault'nun deyişiyle- "episteme"si 80'le birlikte başkalaşmamışsa, buna bir milad olarak başka bir tarih bulmak çok güç olur. 80'lerin getirdiği en temel şey insanları yürüdükleri sokaklardan püskürtüp güvenli yerlere sokmak, onlara her an korku malzemesi olarak sunulacak yeni aygıtlar yaratmak ve onların artık başka türlü düşünüp hareket etmeleri, bunu da daha iyi bir tebaa olmaları için zorlanmalarıyla özetlenebilir, benim gözümde. Biraz da bu son dediğim yüzünden muhafazakarlığın neo-liberalizmle birlikte bütün dünyayı salladığı, İngiltere'deki meşhur Thatcherizm, Amerika'daki Reagan'la cisimleşen politikalar ve bütün Avrupa'nın sistem karşıtı politik hareketlilikten içe dönüklüğe ve nihilizme kaydığı bir 10 yıldır bahsettiğimiz.

Ancak, dedim ya, o kadar çok şey değiştirmiştir ki bu 10 yıl, bunu "muhafazakarlık" etiketiyle adlandırmak bana biraz kolaycılık gibi gelir. Muhafazakarlık, politik yelpazenin bir parçası olarak anlam kaybına uğrar böylelikle. Halbuki 80'lerle yaşanan şey bir devrim olmasa da, baş döndürücü bir reformist hareket değil midir? İşbu halde özellikle "Iron Lady", neo-victorian Margaret Thatcher'a havale edilen cinsel özgürlük hareketleri de bu reformizmle birlikte 90'ların ortalarına kadar yeraltına çekilmiştir. Reformizm işin bu kısmında zaten. Mecbur kalınan çekilme, beraberinde yeni taktikleri getirir. Ne iktidarın cinsel özgürlüğü 60'lar ve 70'ler boyunca sürdürme isteğinde, ne de genç kitlelerin istediklerini almaları konusunda bir değişim olmamıştır. Olan şey, yöntemlerin değişmesidir. Baş döndürücü ne varsa, 80'ler boyunca ve sonrasında, bu reformizmden kaynağını alır ve hayatta kalır.

Bu yüzden cinsel arzunun doğrudan ifadelendirilmesiyle ilgili her türlü söylem ya yeraltına girmiş (örneğin pornografi sıfatıyla yaygınlaşmış, buna mukabil üstü siyah kaplarla kaplanmış) ya da söylem şifrelenerek ve arzular simgeselleşerek varlığını sürdürmüştür. Bugün yalnızca cinsellikle ilgili "özgürleşme" hareketleri için değil, bütün iktidar-karşıtı hareketlerde '80 öncesine dair çok sık rastlanan muhalif nüveyi 80'lerin o ezip geçmiş temizlik ve yarma harekatına rağmen görebiliyorsak eğer, bunun için bu 10 yıldaki geri-çekilmede yaşanan her türlü taktiksel hamleyi kutsamak gerekir.

80'lerin "havasını" en iyi özetleyen ve bunu neredeyse tek başına yapabilen, Laura Branigan'dan bildiğimiz Self-Control, bu açıdan bakarsak bence çok iyi bir "sample"dır bizim için. Yalnızca müziği ve sözleriyle değil, videosuyla da bunu gerçekleştirir zaten. İtalyan bir kızın ağzından dinleriz bu şarkıyı, New York'ta geçer klip ve parça da İngilizcedir. 80'lerle birlikte darmadağın olmuş bir "gençliğin" bir araya gelişi vardır en başta. Müzik 80'ler için tipik bir soundu barındırır ancak tipik olmasının nedenlerinden biri "otantik" oluşudur: 1984 çıkışlı bir parçadır zira bu ve ardıllarını etkilemiştir. Sözler "geceye övgü" - "gündüze aldırış etmeme" temalı bilindik bir yeraltı edebiyatı hilesiyle açılır. 80'lerin o bahsettiğimiz iktidar anlayışının insana sürekli "bir şeylere karşı tetikte olması" yönünde verdiği vaaza aldırış etmeden, geceye övgü "no control" ile ve hemen ardından "self-control"ün arzulanan kişiye emanet edilmesiyle daha da yüceltilir.

Gecenin içerisindeki yaratıklar, klipte de görüleceği gibi, arzularını kamçılayan, saçlarını ve bedenini okşayan, klipteki ürkek kadını aslında arzuladığı kişiye hazırlayan hayali varlıklardan başka bir şey değildir. Bu 80'ler öncesinde şifrelenmeye gerek görülmeyen bir ifade iken, 80'lerin bunu nasıl bir anlatıma çektiği burada çok rahat görülmektedir. Ve işin bir başka kısmı: Şarkıcı bu sözleri söylerken yani "I, I live among the creatures of the night!" derken, nakarata da başlamış olur. Nakarat bir parçanın en can alıcı kısmıdır, en çok hatırlananıdır. Herhangi bir nakarat, aslında bir propaganda malzemesidir. 80'lerin Thatcherizm karşıtı propagandası da işte böyle mecazlarla yüklüdür.

Negri, İmparatorluk'ta Jerry Rubin'den alıntılar: "Yeni Sol Elvis'in kıvrak kalçasından doğdu." İşte onu, yeraltına gitmesine rağmen yaşatan da gecenin içinden çıkıp gelen ve sürekli şifrelenerek gösterilmek zorunda kalan bu yaratıklardır. Tıpkı Michael Jackson'ın dans eden zombileri gibi... Bir kuşağın demir gibi, proleter bir ifadeyle "balyoz gibi" arzuları, onları söndürmeye çalışan iktidarlara karşın kendilerine bir kap hep buldular ve hep yaşadılar. Bunu da bilhassa, 80'lerin popu yaptı.

20 Mayıs 2009 Çarşamba

Tapınak


Marxist Clubber: Homurdanan Müzik Kutuları!

Öyle yazıyor yukarıda bir yerlerde, homurdanan müzik kutuları diye. Ama bir de bakıyoruz ki, yeni açılmış bir blog ve hevesle yeni yeni postlar girilmesi beklenecekken, tuhaf iş: nasıl da sessiz kalıyoruz.

Elbet herkesin kendine ait bir hayatı var ve bu hayatlarda yoğunluklar var. Yine de bütün bu "sessizlikleri" yoğunluklarla eşleştirmek ne kadar doğru? Bana öyle geliyor ki, homurdanan müzik kutuları olmanın yanısıra, belki de daha çok tembel, suskunluklarıyla (ve elbet bu suskunluklarında dinledikleriyle) kendilerini iyileştirmeye çalışan bir kaç keyif pezevenginden başka birşey değiliz!

Yazmıyoruz bazen, çokça sessiz kalıyoruz ama bilin ki bu süre içinde bir tapınak aramakla geçiyor vaktimiz. Bu gündelik hayatın yoğunluğuna paralel çizilmiş bir "out-of-body experience"tır aslında. O tapınağı aramak, bulmak, bulduğumuzda müziğin sesini sonuna kadar açarak tapınağın içine doluşan bütün o "ses"in zorunlu kıldığı ritüelleri gerçekleştirmek ... Çokça yanıyor içimiz, herbirinizinki gibi; hiçbirinizden fazla değil yaramız ve en az herkes kadar onları iyileştirmeye ihtiyacımız var.

Susuyoruz, dansediyoruz, düşünüyoruz; tapınağımızda, "yaralarımızı iyileştirdiğimiz yerde" nefes alıyoruz.

God is "definitely" a DJ



All races, all colours, all creeds
Got the same needs
And ignorance leads to pain
Feeds the flame
International shame on a global scale
- People living in hell...
What's that smell?

I ain't talking about the poor
But the rich
You can have everything you want
And life can still be a bitch
- Which just goes to show that
If you don't let go of your ego
You'll never know what peace really means...

All your dreams lose magic
And become speed teams of devils
And shovels digging levels so deep
They only surface at night,
Smile at you while you sleep
They just keep on...
And you can never rest

Like a big dark secret
Keep it close to your chest
Because you wanna impress, make moves
- Nothing less than the best will do...

Don't care who you screw
And you got the nerve to wonder
What the world is coming to?

5 Mayıs 2009 Salı

Doğumgünü vesilesiyle "Tek-Vitesli Bisiklet"




En başta bir not: burası politik-ekonomik-felsefi-sosyal mevzuların tartışıldığı bir platform değil ve olmayacak. İsmine aldırmayın, bizler de Marksist değiliz. Yine de onu okuduk ve ona çok şey borçlu olduk.

05.05.09... Blogumuzun ismini sakallarından -ve daha birçok başka muğlak sebepten- dolayı borçlu olduğumuz büyük düşünür Karl Marx'ın 191. doğumgünü bugün. 1-Speed Bike'ın Droopy Butt Begone albümünün download linki ile analım bu büyük insanı, her ne kadar Foucault onun eseri için "Marksizm suda balık gibidir, 19. yüzyıl düşüncesinde: yani, oradan uzaklaştığında nefes alması zorlaşır" dediyse de. (Michel Foucault; Les Mots et les Choses; Éditions Gallimard; p. 274.)

Bilhassa albümün yedinci şarkısı olan "Any Movement That Forgets About Class Is A Bowel Movement" parçasını, Marx'ın mirasıyla birlikte dinlememek mümkün mü?

1-Speed Bike, Droopy Butt Begone @ Download

PS: 1-Speed Bike ve diğer Quebec grupları hakkında umuyoruz yakın zamanda postlar görülebilecek.

PS2: Albüm download linki En El Congelador blogundan alınmıştır. Verdiğimiz linkte kimi zaman problemler yaşanabiliyor. Böylesi bir durumda ikinci-üçüncü denemede sorun çıkmıyor, hatırlatalım.

21 Mart 2009 Cumartesi

This is your captain speaking




Uçaklarda havalandıktan bir süre sonra bir ses gelir hoparlörlerden, hızlıca ve boğuk bir sesle konuşur genellikle. Herkese iyi günler, iyi geceler falan diler, hemen ardından kaptanınız konuşuyor diye ekler. This is your captain speaking. Ardından uçağın hangi rotayla, hangi altitude'de uçacağını falan anlatır. "Uçmak"la ilgili olan birisi için güzel detaylar. Ben uçaktan korkmuyorum ama kapalı alanı ve sigara yasağı yüzünden beni çok geriyor. Koltukları genelde rahatsız oluyor -Business uçmanın da bi' alemi yok neticede. O yüzden pek sevdiğim söylenemez uçak yolculuklarını. Servis yapılırken alkol olarak ne varsa ona yazılırım direk, o gerginliğimi alması için.

This is your captain speaking'in benim "uçuş" tecrübelerimle tek alakası bu değil tabii. Bu isimde bir de grup var, Avustralyalılar, post-rock icra ediyorlar falan. Grubun ilk albümü Storyboard'u Sakallis'in evindeyken dinlemiştim ilk defa. Pek hoşlaşmış değildim aslında, bir de ismine takmıştım. "Bu post-rock grupları niye böyle abuk-subuk isimler koyuyorlar gruplarına" demiştim hatta Sakallis'e ve Mütereddit Tedirgin'e. Onlar da beni kınamışlardı yanlış hatırlamıyorsam! Neyse.

Gel zaman git zaman, pek yakın bir tarihte -birkaç ay önce- This is your captain speaking (TIYCS) yeni albümlerini çıkardı: Eternal Return. Nietzsche felsefesinin pek duyulmuş bir kavramı, Ebedi Dönüş. Bu yeni albümü dinleyince, TIYCS hakkındaki fikirlerimde çok ciddi bir değişim yaşandığını söylemek yerinde olacak. İlk albümdeki tarz bana pek yavan ve oturmamış gelmişti, sıradan bir "post-rock" klişesi olduğunu düşünmüştüm müziğin ve grubun. Ancak, ikinci albüm bu teşhisimi tam olarak delip geçti. Bu sefer çok daha oturmuş, çok daha kendinden emin ve ne yaptığını bilen bir grup var karşımızda. Beni özellikle dağıtan ve zihnimde bir yerlerde o boğuk sesli pilotun "This is your captain speaking" lafını duymama yol açan parça ise, albümün sonundaki Part 2 oldu.

Godspeed You! Black Emperor'a getirmek istiyorum lafı. Yanqui U.X.O. isimli son albümlerinden beri etrafta "işte GY!BE soundunu canlandırıyorlar" şeklinde dönen geyiklere hevesle saldırmış birisi olarak her defasında hüsranla ayrılınca o "ses"in (sound'un) asla geri gelmeyeceğini düşünmeye başlamıştım. Ta ki Part 2'yu dinleyene kadar. İlk kez bu parçada, o sesi yeniden hissettim ve bu grubu sevmem için yeterli bir sebep oldu.

Şimdi okuyanlar, TIYCS'in apartma, aşırma, esinlenme yaptığını ve özgün olmadığını söyleyebilirler. Hayır, ben tersini düşünüyorum -tabii ki kendi öznelliğim aracılığıyla. GY!BE'nin sesi, zaten ortada olan ve orada bir yerlerde saklanmış olan sestir, onların yaptıkları onu bulmak ve açığa çıkarmak, tıpkı kavram yaratmak gibi, kendi içkinlik düzlemlerinde -bunu müzikal evrenin sessel içkinlik düzlemi olarak okuyalım- varolan sesi bulmak suretiyle onu yaratmak, ortaya çıkarmak ve performe etmek. TIYCS'in yaptığı bu yüzden bana o kadar yakın geldi. Bir ses dolanıyor çünkü oralarda bir yerlerde, bazen bir kelimenin ya da bir kavramın dolandığı gibi. Kelimeleri yakalamak ya da onları yaratmak bazen o kadar zor oluyor ki, o anda biz başka duyularımıza ihtiyaç duyuyoruz. Okumak yerine dinlemeye başlıyoruz mesela. Duyma yetimiz yorulduğunda izlemeye başlamak gibi. Bu türden geçişler gerçekleşiyor sanki -bana böyle geliyor evet, tekrar diyecek olursam kendi öznelliğimden bahsediyorum.

Neticede, TIYCS, o varolan ve kaybolmuş sesin tekrar bulunmasına yardım etmiştir, bilemiyorum, belki bizzat kendisi bana geri getirmiştir. Bunu duyumsadığım andan itibaren elim sağda solda bir yerlerde keşke olsaydı dediğim bir gitar arıyor, bulamıyor. Bu sanki toplu yapılan bir keşif gibi, ne kadar derine gideceği belirsiz -belki de arzın merkezine kadar-, bu yolculukta keşif grubunun en arkasında durup vakanüvislik yapmak ne kadar can acıtıcı.

Ulus Baker gibi bitireyim. Bunu hissedebiliyor musunuz?

8 Mart 2009 Pazar

BASIC INFO


Title: Music is a device and devices are everything
Artist: Biz
Album:
Marxist Clubber
Year: 2009
Genre: Müzik üzerine bir blog

Comment:


Bu aslında bir hoş geldiniz yazısı olmalıydı, ya da programcılar dünyasındaki meşhur klişeye başvuracak olursak; ‘Merhaba Dünya’ yazısı. Böyle bir dünyaya bir site –daha- getirmek istemezdik sevgili okur. Kesinlikle istemezdik. Ama oldu bir kere. Milyarlarca kez olduğu gibi yine oldu. En şanslı ve hızlı, üç aşamada sonlanan ‘blog yarat’ tıklamasını biz yolladık server’ın yumurtasına. Ve şimdi karşınızdayız.

Niyetiniz ne, lafı niye durmadan dolandırıyorsunuz, ne demek istiyorsunuz, siz kimsiniz? Şimdilik aceleyle not alabildiğimiz sorularınız bunlar. Her bir sual yavaş yavaş cevaplarını bulacak, her şey tek tek aydınlanacak. Ama şimdi, tam da şu anda dinlemekte olduğunuz/dinlemekte olduğumuz müziğin tadını çıkarsak olmaz mı?

Öyleyse ufak bir sus. Siz ne kadar isterseniz o kadar sürecek bir sus var şurada, önünüzde, tam da köşeli parantezlerin içinde: [ ]. Nerede bu diye sormazsınız sanıyorum. Çünkü o sus, o boşluk, dinlediğin şarkıyı oluşturan onlarca saniyeden sadece biri. O sus, bu sitenin muhteviyatının yegane kaynağı. O sessizliği/boşluğu sen/biz dolduruyorsun/dolduruyoruz farkında olmadan.

Sorularından birinin yanıtı geliyor hazırsan, boşluklardan sıradaki savuşturduysan: Biz müzik hakkında yazmak isteyen bir grup homo sapiens’iz. Oh mondiö! Böyle bir girişe başka nasıl bir yanıt verilebilir ki? Oysa oldukça açık, lafı dolandırmayan bir yanıttı. Kendince gayet açıktı. Ama niyetimizin ne kadar yakınından ‘geçtiği’ bile tartışma konusu aslında. Dedik ya, kulağımız bir yandan müzikte şu satırları kaleme alırken ve inan şarkıların getirdikleri kadar götürdükleri de var. Mesela dinlemekte olduğumuz adı bizde saklı şarkının çıkardığı yangının bizi ilk götürdüğü yer, zihnimiz bir solucan deliğinden diğerine atlayarak yaşam şeridimizin olmadık bir bölümü oldu: Bir kadın, bir adam, bir sokak, bir kafe, alkollü bir gecenin pasaklı sabahı, tıka basa dolu bir otobüsün en olmadık yeri, kalacağımızdan emin olduğumuz bir sınavın ilk dakikası, berbat bir koku, soğuk bir gün, güzel bir gün, lanet bir gün, güzel bir koku, bembeyaz eller, kötü bakan gözler, büyük ve gerçek bir kayıp, derin bir yara, hiç olmadı bir dostla paylaşılan, yerimize göre sol ya da sağ kulaklık...

Tamam, baştan başlayalım. Biz müzik hakkında değil, müzik üzerine yazmak istiyoruz. Bildiğiniz düz anlamıyla. Müzik üzerine. Kendi keşfimiz olan, birilerinin arkadaşımıza verdiğimiz kulaklık nedeniyle gergin ve tedirgin zarı fazla titreşmeyen kulağımıza adını fısıldadığı, olmadık bir DVD’ye kopyalayıp kendince adlandırdığı bir seçmeden etrafa saçılan... her neyse işte, bir şekilde dinlediğimiz ve ‘beğendiğimiz’ müzik ‘üzerine’ yazmak istiyoruz. Müziğin kendi çok anlamlı yapısından faydalanarak susların ekolayzırda oluşturduğu derin kanyonları kendi cümlelerimizle doldurmak niyetimiz. Zira müzik ‘hakkında’ yazmanın üstesinden gelebilmek, halihazırda yazının hakkı teslim edilmeyi beklerken oldukça zor. Bunu yapanlar olmadı mı şimdiye kadar? Eleştirel anlamda kuşkusuz oldu. Teorik açıdan inanılmaz doyurucu şeyler dinlemekten sıkılanlar okuma aşamasına geçmek niyetindelerse, Adorno onlara yardımcı olabilir bütün jazz düşmanlığıyla! Ya da Boris Vian tercüme edilmeleri için uzun yıllar toplu ayinler yapmamız gereken jazz müptelası kelimeleri arasından fışkıran trompet sesleriyle tatmin edebilir meraklıları. Veya Julio Cortazar, müzik yapmakla yazmak arasındaki farkı ortadan kaldırdığı metinlerinden size muhakkak el uzatacaktır.

Bizim niyetimiz ise başka. Biz müzik üzerine yazarak, herkesin kendi palimpsestine sahip olma hakkını, bir kez de müzikte savunuyoruz sadece. Yazılarımızda bu yüzden binlerce kez ‘ben’ diyeceğiz. Demiştik ya, kendi şarkımız olacak anlattığımız. Dinlenen şarkının çıkardığı yolculuktan döndüğümüzde biz de şarkı da değişmiş oluyor her seferinde. Ve kağıt üzerinde meramını döken bir başka biz, dökülen meram da bir başka şarkı ‘üzerin(D)e oldu-oluyor-olacak, mecburen. Böyle bir karmaşada bir sabit gerekmez mi? Bir nirengi noktasına muhtaç olmaz mı insan? Tutunacak bir yer lazım gelmez mi? Bu sabit biz olursak çok mu öfkelendirir sizi kullandığımız notasyon? Ben=X eşitliği canınızı sıkar mı? Peki, değişkenimizin kendisinden söz etmekteki ısrarcılığı tadınızı kaçırır mı?

Eğer müzik hakkında yazacak olsaydık, bugüne kadar çok denenmiş bir şeyi yapacak olmamız, mecburen bizi belirli bir söylemin zincirine ait halkalardan biri olmak zorunda bırakabilirdi, evet, bu olabilirdi. Tek bir örnek vermek yeterli olacaktır. Müzik hakkında ‘olabildiğince’ objektif bir tavırla, hem paylaşımcı hem de eleştirel bir tavırla Limbo Pillow adlı ‘stüdyo’da bu işi hakkıyla yapan biri var zaten. Buradaysanız, şimdi bu cümleleri okuyorsanız, Dream Endless’dan söz ettiğimin farkındasınızdır. Sizin gibi bizim de burada olmamızın önemli nedenlerinden biri Dream Endless. Ona bir selam çakmadan devam etmek olmazdı. Fakat biz onun değiliyiz. Bu da söylenmese olmazdı. Zira onun yapmadığı şey burada olacak. Tıpkı internet’in geri kalanında, ya da okuduğunuz bir kitabı bir diğerine bağlayan görünmez bağları takip ettiğinizde varacağınız uçta bulacağınız şey gibi, eksikleri tamamlayan ‘öteki’ anlam burada olacak, 30.000 parçalık yapbozun ait olduğu yere yerleşmeyi bekleyen minik Lorraine parçası... Tam olarak oturmasa da, en azından eksik parçayı andırmaya çalışacak.

Julio Cortazar, ‘Bir Kral ve Bir Prensesin Öcü Teması Üzerine Notlar’ adlı öyküsünün başında, bu öyküyü neden yazdığını okuruyla paylaşır. Yazmanın kendisi için ne kadar önüne geçilmez bir dürtü olduğundan dem vuran Cortazar, kendisini durdurmanın bir yolunu bulduğuna lafı getirir ve şöyle devam eder: “Bu öyküde ‘tuzak’, henüz yazılmamış bir anlatıyı Johann Sebastian Bach’ın Müzikal Adak adlı yapıtının kalıbına dökmekti.”

Size çekingen bir merhaba demekten kendini alamayan bu blog’un yapmak istediği şey, yaşamın her köşe başında bize kurulmuş tuzaklarla karşılaştıkça veya o tuzakları etkisiz hale getirdikçe, onlarla yaşadığımız mücadeleyi kağıda dökmek ve dinlediğimiz şarkılardaki ‘sus’ları malum kağıtlarla doldurmak. Kendimize ekolayzırımızda rahatça ilerleyeceğimiz bir düzlük yaratmak. Ekolayzır tutmasından bir mana çıkartmak niyetimiz. Tüm bu meşakkatli işlemlerin ardından da, doldurduğumuz susların üzerinden geçip, şarkıların sonuna, yani play list’imizin diğer ucuna, bir sonraki şarkıya, bir sonraki döküntülerimizle dolmayı bekleyen boş kağıda, bir sonraki derin ekolayzır kanyonuna, bir sonraki şarkıya varabilmek.

Sus.