10 Mayıs 2009 Pazar
Van Gogh'un Kulağı
6 Mayıs 2009 Çarşamba
Tanrılara yakışan bir ziyafet
Basit tanımlamalar hangi alanda yapılmış olursa olsun can sıkıcı şeylerdir. Yaratım sancıları, kılı kırk yararak çalışılan onlarca saat ve hep daha iyiyi ararken sonu bir türlü gelmeyen yapılanı yakıp yıkıp yeni baştan yaratma süreci her sanat dalının kendine has ritüellerinin başında gelir. Müzik de pek tabii bu ritüellerden nasibini almış bir sanattır. Bu ritüellerden nasibini aldıkça kıymetlenir notalar ve şarkı sözleri. Kıvamını ve kendini böylelikle daha rahat bulur. Tüm bu naçizane gerekçelerimi bir araya topladığımda rahatlıkla diyebilirim ki bir grubun yaptığı müziği debut albümünden başlayarak aceleyle yapılmış bir tanımlamayla belirli bir “türün” mecburi sınırları içine hapsetmek sanırım müziğe her anlamda yapılan en büyük haksızlıktır. Emo/Post-rock ve bunlar gibi daha nice etiket bence müziğe zorla iliştirilmek istenen boş etiketlerden başka bir şey değildir. Dinleyici kulaklığını taktığında ya da hoparlörlerine iştahla yaklaştığında tanımlar yaratıcıyla aralarından çekilip gider, buharlaşır ve yok olur. 17 Şubat’ta The Appleseed Cast de sessiz sedasız The Militia Group etiketiyle yedinci albümü Sagarmatha’yı sanki bu tip kategorizasyonlardan ne kadar şikayetçi olduklarını hissetmek istercesine çıkardılar. Nevi şahıslarına münhasır “seslerini” 7. albümleri Sagarmatha’da ulaştırmak istedikleri yer, albümün adının anlamı biraz eşelendiği takdirde belirginleşiyor aslında. Sagarmatha, Everest dağının diğer adı: gökyüzünün alnı Sagaramatha. Albümün ruhani haleti ruhiyesi de adına yakışır nitelikte. Kendine has sükunetle aslında pasif agresif bir ruh halini seslendirmiş The Appleseed Cast. Grup elemanlarından Christopher Crisci’nin de belirttiği üzere, özellikle albümün 7. parçası “Raise The Sails”da bu ruh hali iyice belirginleşiyor. Post apokaliptik zamanlara ait bir “sessizliği” kayıt altına almaya, en baştan kendi tahayyüllerinde yaratmaya çalışmış The Apleseed Cast Sagarmatha’da. Albümün aldığı olumlu eleştiriler yaşamakta olduğumuz zamanları yansıtmakta oldukça başarılı olan bu gruba ne kadar ihtiyacımız olduğunun bir göstergesi adeta. Sessiz sedasız çıkan bu albüm, bir yerlerde kendisiyle aynı dingin kederi paylaşan birilerine gönderilmiş, hiçbir tanımlamaya uymayı kabul etmeyen, The Appleseed Cast’çe yazılmış açık bir mektup gibi. Onu okumak da okumamak da bizlerin elinde. Ben hakkını okumaktan yana kullananlardanım.DİKKAT! Siz de homurdanın ibaresi download linkidir ardakaşlar. Lütfen, dikkatlerinizi istirham ederim! (Bu yazıdaki link için Sel'e teşekkürler.)
5 Mayıs 2009 Salı
Doğumgünü vesilesiyle "Tek-Vitesli Bisiklet"

En başta bir not: burası politik-ekonomik-felsefi-sosyal mevzuların tartışıldığı bir platform değil ve olmayacak. İsmine aldırmayın, bizler de Marksist değiliz. Yine de onu okuduk ve ona çok şey borçlu olduk.
05.05.09... Blogumuzun ismini sakallarından -ve daha birçok başka muğlak sebepten- dolayı borçlu olduğumuz büyük düşünür Karl Marx'ın 191. doğumgünü bugün. 1-Speed Bike'ın Droopy Butt Begone albümünün download linki ile analım bu büyük insanı, her ne kadar Foucault onun eseri için "Marksizm suda balık gibidir, 19. yüzyıl düşüncesinde: yani, oradan uzaklaştığında nefes alması zorlaşır" dediyse de. (Michel Foucault; Les Mots et les Choses; Éditions Gallimard; p. 274.)
Bilhassa albümün yedinci şarkısı olan "Any Movement That Forgets About Class Is A Bowel Movement" parçasını, Marx'ın mirasıyla birlikte dinlememek mümkün mü?
1-Speed Bike, Droopy Butt Begone @ Download
PS: 1-Speed Bike ve diğer Quebec grupları hakkında umuyoruz yakın zamanda postlar görülebilecek.
PS2: Albüm download linki En El Congelador blogundan alınmıştır. Verdiğimiz linkte kimi zaman problemler yaşanabiliyor. Böylesi bir durumda ikinci-üçüncü denemede sorun çıkmıyor, hatırlatalım.
1 Mayıs 2009 Cuma
Yine bizsiz turnelerde birileri
Biz buralarda dandirik üniversite bahar şenliği sakızlarıyla oyalanırken bakın dünyada neler oluyor ey ahali! Grails'in üzerimizden uçup geçen uçağına el sallayın.
Yavaşlık

“Milan Kundera kusuruma bakmasın, kendisinin bir kitabının adını alınlık diye tepeme diktim. Lakin o kadar uzun zaman oluyor ki buraya yazmayalı, neredeyse bir ay. Bir şeyler demek gerekiyor artık. O kadar uzun ara verdim ki, sanki binlerce ışık yılı geride kaldı her şey. Biraz daha yazmasaydım Sakallis’in peşime tankla düşmesine, Kuzgun’un beni elleriyle söktüğü kaldırım taşlarıyla kovalamasına pek bir şey kalmamıştı.” Böyle yazmışım TPSQ turnesinin son birkaç gününü takip etmekten vazgeçtikten sonra. Ağzımda yine muhtemelen dandik bir sigara vardı o an, hatırlamıyorum şimdi, ama o sırada benim için esas şey müzik değildi, bunu çok iyi anımsayabiliyorum. Radyokafa ve deniz manzarasından başka bir şey kalmamıştı benim için elimde kıytırık tükenmezim, çirkin el yazımla moleskin sarısını ezip dururken.
Sonra cep telefonuma bir mesaj geldi: “Lan nerdesin?” Mesaj gayet netti, fakat benim idrak yollarımda ciddi bir tıkanıklık vardı. En sevmediğim şeyi yaptım; cevap vermedim mesaja. Kaldırımda oturmanın tadını çıkardım. Bir konserin kapısından dönüşümü, bir başka konsere gitme ihtimalimi falan düşündüm. Tükenenlerle ihtimaller arasında gidip gelmenin salakça olduğunda karar kıldım.
Konserler hakkında garip bir duygu içimde irileştikçe irileşmiştir yıllardır: ben ne zaman bir konsere girsem ve o konser benim için ne kadar önemli olursa olsun, konser devam ederken konser bitsin diye beklerim aslında gizlice. İçimden sayarım, playlist tahmin etmece oynarım olduğum yerde, kalabalığın orta yerinde. Bu huy bana sanırım bir şeyleri tasarlamanın verdiği hazzın hep o şeyi gerçekleştirmekten daha fazla keyif vermesinin bir uzantısı, başka bir şey değil.
O anda, o kaldırım da bana aynı şeyleri hissettiriyordu. Olmayan bir kaldırımda oturmayı arzu etmiştim, önce kaldırımı döşedim, sonra üzerine kendimi serdim ve sonuçta yaptığım şeyi yapmak dışında bana keyif veren tek şey yoktu ortada. Kaldırım taşlarını söktüm teker teker, barların geceden masalara sırt kısımlarından yaslanan saçma sapan sandalyelerini savurdum sağa sola. Yürümekte olduğum asfalt tek bir kurşun kalem hamlemle dağıldı. Arabalar Kızıl denizi taklit ediyordu sanki; ben üzerilerine gittikçe benden kaçıp rengarenk metal denizini ortadan ikiye ayırıyorlardı. Korna sesleri korkunç çığlıklarla karışıyor, kulaklarım duymaz oluyordu.
Bir mesaj daha geldi o sırada. Muhteviyatında hiçbir şey yoktu bu mesajın. Sadece boşluk, 160 karakter. Birisinin kıçıyla sandalye arasına sıkışıp kalmış olan ismim can havliyle telefonun rehberinden kendisini kurtarıp benden yardım istiyordu. Namım kendimden uzakta yardıma muhtaçtı ben sahte peygambercilik oynarken.
Zamanı durdum, listenin başına geçtim tekrardan. Kayıp bilim, bilmediğim bir dilden bilmediğim kelimeler topluluğu ve uzaktan belli belirsiz yelkenleri görünen korsan gemisi. İhtiyaç duyacağımız tek şey buydu bir TPSQ konseri için. Bunca para boşa gitti, kendimi uzak diyarlarda saçma sapan buhranlara boşuna sürüklemişim, diye düşünürken, kalabalığa, etraftaki dükkanlara, asfalta ve onu ezen araçlara tekrar hükmedebildiğimi fark ettim.
Bir şeyi yapmadan evvel tasarlamak fena halde keyif veriyordu bana. Sadece alttaki linke tıkla, dosyayı indir. Hayretle albüm kapağına bak, şarkıları sırasıyla ya da sırasını bozarak dinle, tekrar dinle, tekrar ve tekrar. Söylemesi bile güzel. Ama aklında bulunsun, olmayan kaldırımlarda oturup düşlere dalma, yorulursun. En güzel şey tek kelimenin “karnında saklı” aslında: Yavaşlık. Bitirme, tasarla sadece ve tadını çıkar. Yavaşça.
Siz de homurdanın
9 Nisan 2009 Perşembe
(...)

7-8 Nisan
Canım bugünler hakkında yazmak istemiyor. Radiohead dinlemek istiyor sadece, siz de deneyin, hatta söyleyin de...
Big ideas (Nude)
don't get any big ideas
they're not gonna happen
you paint your house white and feel the noise
but there'll be something missing
and now that you found it, it's gone
now that you feel it, you don't
i'm not afraid
she stands stark naked and she beckons you to bed
don't go you'll only want to come back again
so don't get any big ideas
they're not gonna happen
you'll go to hell for what your dirty mind is thinking
and now that you found it, it's gone
and now that you feel it, you don't
i'm not afraid.
7 Nisan 2009 Salı
Taksiler neden siyah giyer?

6 Nisan
Sabah uyandığımda aslında akşam olduğunu fark ettim. Saat çoktan 1600 pm olmuştu bile. Akşamdan kalmak güzel bir şeydi. Hala bir yarım geceki konserde takılıyordu kafasına göre. Ama şimdi kahvaltı falan yapmak gerekir diye düşüncelerle boğuşmak zorundaydım, zaten bu düşüncemi de kendimi sokağa atmam takip edeceği için, çıkınca bir şeyler tıkınırım şıkkıyla kendimi avuttum. Bir şeyler yemem lazımdı ama buralarda simitçi de bulunmazdı ki. Boş verdim yemeği, müzikti ruhun gıdası ve pek tabii sigara, evet!
Ne geceydi ama dünkü, diye düşündüm. Kalemim ve artık bitmek üzere olan Moleskine defterim çantamda bıraktığım yerde mi diye kontrol ettim. The Croft’taki konser çok sıkı geçmişti. Gerçi yalnız da çekilmiyordu hani ya, neyse. Yine de güzeldi. Yine bir taksi ve havaalanı döngüsü içinde buldum kendimi. Bu kez taksi şoförü susmak bilmiyordu. Muhabbet Goerge Best’ten açıldı kaçınılmaz olarak.
Richard’la, Goerge Best’in çalım atarken ayakkabısının çıktığı maçtan söz ettik bir süre. Trafik sıkıştıkça Richard azıtıyordu. Birden lafı Best’in sadece bir maç oynadığı 1983 yılındaki Brisbane Lions günlerine getirdi. Bu konuda hiçbir malumatım yoktu, salak salak dinliyordum Richard’ı. Tek maç, sıfır pozisyon, sıfır asist, sıfır sıfırlık skor. Ne vardı ki bu kadar konuşacak?
Brisbane Lions da her şey gibi yıllar içinde değişmişti... Bu Avustralyalı takımla Best’in ne alakası vardı? 2005 yılında tekrar kurulan, adı değişen bu takım hakkında hüzünlü cümleler kuruyordu Richard. Best’in İrlandalı Tobermore United ile çıktığı son maçtansa sondan bir önceki maçı Richard’ı daha çok ilgilendiriyordu. Ben camdan sokakları seyretmekte karar kıldım. Richard konuşuyor, konuşuyordu. Tam o sırada Peter Greenaway’i neden sevdiğimi anımsadım ve İris Murdoch’ı neden merak ettiğimi, biranın neden hep bana iyi geldiğini de. Gece bira içecektim bu kez. Bu ada sevdiğim her şeyi bünyesinde barındıran büyülü bir yerdi. Fakat Richard manyak bir kırmızı şeytanlar taraftarıydı ve ben Sir Alex Ferguson’dan nefret ediyordum. Yemedi tabii İngiltere’de Sir Ferguson’a laf etmek. Ben de sustum. Kafamı salladım, ya ya sorma gibisinden laflar ettim. Ama içimden bir ses de “Sizi nasıl elemiştik ama sahanızdaki 3-3’lük gollü beraberlik sayesinde” demiyor değildi hani. Tahmininiz doğru, demedim. Manasız gülümsememin nedenini sorgulayamayacak kadar arabasını kullanmakla meşguldü Richard. Hava dünkünden farksızdı. Yine yağmur, yine kediler köpekler.

The Croft’taki konser gerçekten inanılmazdı. İlk albümlerini tamamen çalmaları zor olmadı. 3 adet şarkı barındıran dev albümlerini binlerce kez dinlemiş biri olarak kendimden geçmem için koşullar olgunlaşmıştı. Votka+TPSQ+karanlık bir ortam. Her şey gerçekten harikaydı. Yeni albümlerinden birkaç şarkı çalmaya başladıklarını fark ettiğimde, ense köküme 4 grostonluk bir transatlantik demirlemişti. Demek ki İngiltere’de de alkol şişede durduğu gibi durmak niyetinde değildi. Bu kural, yerçekimi gibi yerkürenin her köşesinde hiç şaşmadan işleyen bir kuraldı. Geminin yüklerini, konser ilerledikçe bir dert limanına dönüşen bendenizin üzerine yığmasına izin verdim. Natilüs’e binip derinliklerin keyfini çıkardım. Birden kaptan Nemo’dan okkalı bir azar yedim! “Ne yapıyordum be birader yolun ortasında?” Dünyanın diğer ucundaki Coen’lere selam çakıp duruldum. Bir garsona çarpmıştım şarkıların olmayan sözlerini The Croft’un orta yerinde yazıp, o dev boşlukları doldurmaya çalışırken.
Havaalanı demek kapanacak telefonlarını son ana kadar olabilecek en verimli şekilde kullanmak isteyen insanlar, dizüstü bilgisayarlarında başyapıtlarını tamamlayan takım elbiseliler, frişoplardan alkol toparlayan saygı duyulası insanlar demekti. 6 Nisan yazımı tamamladıktan sonra ciddi editörlerim Sakallis ve Kuzgun Leşe’ye yazımı mailladım. Sakallis “Lan hani konser detayları”, Kuzgun Leşe “Başlıcam senin tribal ruh hallerine” diyecekti, biliyordum ama ben mutluydum, zira Manchester’a gidiyordum ve bilmiyorum, The Pirate Ship Quintet’i seviyor muydu ama, George da, o sihirbaz 10 numara da benimle geliyordu. İstikbal göklerdeydi. Sıra ise Dry Bar'da ve korsan gemisine binmekte.

Kıskançlığın Kronolojisi
Sevgili Okur,
Öncelikle affınıza sığınarak başlayacağım bu yazıya. Bu Blog’un ağırlığını kaldıracak kadar yazınla içli dışlı değilim fakat müzikle ilgili yazma fikrine karşı koyamadığımdan ve blog sahibinden torpilli olduğumdan dolayı bu yazıyı sizinle paylaşıyorum.
Aslında “Seni anlıyorum” kelimesinin anlamsız olduğuna ve bir paylaşımın sadece paylaşanın kendi yaşam tecrübesiyle sınırlı olduğuna inanmaktayım. Yine de hissedilen ve belki saniyeler, en çok dakikalar süren anların insan ömründe öneminin farkındayım ve yine bu yüzden bazı riflerin, ritmlerin ve titreşimlerin bendeki yansımasını burada anlamlı bir şekilde kelimelere dökmeye çalışacağım.
Andy Warhol’a yaşadığı yıllar, hayatı yaşama ve hafife alma şekli yüzünden her zaman beni derinden etkilemiştir ve onu içten içe değil, açık açık kıskanmışımdır. Ve onun kendi kelimeleriyle diyebilirim ki, mütevazi hayatımda çenebazları hep güzelliklere tercih etmişimdir. Güzellikler olmasa bu dünyada konuşulacak çok az şey kalacağı doğrudur fakat bu yazıda da değineceğim gibi çenebazların ağzından dökülen güzelliklerin daha söz etmeye değer olduğunu düşünüyorum.
Bir başka kıskandığım kişiyse David Bowie’dir. Ona hayranlığım çok zamandır bakidir, fakat onu kıskandığımı fark etmem çok yakın bir zamanda, daha geçenlerde promili yüksek bir gecede videolarını izlemeye koyulmam sırasında olmuştur. Kıskanmamın neden ise, kesinlikle ünlü bir ex-model olan eşi Iman Abdulmejid ile Manhattan ve Londra hattı arasında yaşaması değildir.
Kıskançlığım sebebi, müzik listemde şans eseri açılınca Youtube’dan “Acaba canlı kaydı nasıldır?” diye arattığım bir şarkıydı. Şarkı “Wild is the wind”di deyince, bazıları aman bu kadar uzun uzun ondan mı bahsedecetin diye düşünecek, bazılarıysa Bowie’den Let’s Dance çalsın klasikleri sahiplerine bırakalım diyecektir. Her iki grupta yüzde dümdüz haklıdır, bense bu Blog’un şemsiyesi altında kendi tecrübemi anlatacağım.
Arama sonuçlarında canlı versiyonu çıksa da, siyah beyaz çekilmiş klibi de çıktı ve ben müzikte kronolojiye ekseriyetle önem veren biri olarak tabii ki işe önce orjinalinden başladım. Ve sanırım kendime gelene dek orada baya bir süre takılı kalmışım...
Siyah beyaz çekilen klip, tam olması gerektiği bir fontla yazılan “Wild Is The Wind-1981-Directed by David Mallet” yazısıyla çekici bir girişle başlar- sonradan öğrendiğim üzere David Mallet zaten çok revaçta bir klip yönetmeniymiş. Bowie’nin sırtına bakar kamera ve o yürüyerek siyah beyaz loş ışıklı oda da solist sandalyesine geçerken biz de sırayla ışığı ve sahneyi görürüz. Oturur ve birazdan duyulacak Playback’te neler yaptığını bilmenin verdiği kendine güvenle şarkının girişini bekler usulca.
Öteden beri “Wild is the wind” şarkısını severdim. Bowie 9 yaşındayken, yani 1956 da Johnny Mathis tarafından ilk defa aynı isimli film için kaydedilmiş olan bu şarkıyı en iyi yorumlayanın, en çok dinlediğim cover’ları olan Nina Simone mi, Cat Power mı veya David Bowie mi olduğunu, Bowie’nin videosunu izleyene kadar hiç düşünmemiştim. Vardığım sonuçsa oldukça kişisel. Bowie’ye sorsanız Simone diyebilir çünkü kendisi öteden beri hayranı olduğu ölümsüz siyahi diva ile Amerika’da tanışmasından hemen sonra bu şarkıyı yorumlamaya karar vermiştir. Fakat, bana sorarsanız Bowie’dir. Hiç biri yorumlarken onun yorumundakiyle eşdeğer bir şekilde, şarkı bir bütünüyle düşünüldüğündeki hisleri yansıtmayı başaramamıştır.
Simone’un yorumu Sezer Cumhur Önal’ında dediği gibi kadife seslidir ve bu yorum bir mizah konusu olsa da oldukça çarpıcıdır. Cat Power’ınki ise benim deyimimle şarkının akıllı bir şekilde kullanılan yumuşak bir tondaki yorumudur. Kanımca, Bariton olan Bowie’nin yorumu ise iniş ve çıkışlarıyla bu şarkının gayet klasik sayılabilecek sözlerini, yukarıda saydığım saygıdeğer bayanlara kıyaslan daha olması gerektiği hale getirmiştir. Gerçek her zaman görecelidir ama öyle ki, benim gerçeğime paralel hale getirmiştir.
Kıskandığım noktaya gelince...
Şarkının başında “love me” deyişleriyle başlamıştı aslında bu kıpırtı. İkinci kıtasıyla beraber, elleri çapraz bir şekilde dizlerinde birleştirip “You touch me, I hear the sound of mandolins..” diye şarkıyı kemiklerinde hisseden adam tavırları tepemi attırdı. Adam basbaya yaşıyordu her notayı! Sanki kendi eseri Rock & Roll Suicide’ı söylüyordu! Ve onun hayatında yaşadığı hisleri, onun yeteneğinden nasiplenmemiş olan milyonlarca insandan biri olarak kıskandım. Beni kıskandıran, hayatı mütevazı yaşamaya mahkumken onun dolaştığı dorukları hissedebilmekti ve onun bu hissi bu kadar net verebilmesi...
Deneysel rock müzikten, dans-rock tarzına kadar bir düzine müzik akımının yaratıcıları arasında sayılıp- yani o akımları da kemiklerine kadar hissedip size aktarmış olanlardan birisi olup, kendisi 9 yaşında bir İngiliz bebesiyken, yazılmış bir şarkıyı da tutkuyla hissedip herkesten iyi yorumlaması beni sarstı. Hem de çatır çatır.
Cover yapılacaksa yalnızca ama yalnızca bir yenilik getiriyorsa yapılması gerektiği inancındayım, albüm satmak için değil. Bowie’nin ondan öncekilere nazaran yeni yorumunun, diğerlerini kenarda bırakarak şarkının anlatmaya çalıştığı o 50’lerin fransız parfümü kokulu evrensel aşkını 12’den vurarak yansıtmasıydı beni kıskandıran.
Bazılarınıza göre videodaki bakışları ve göz kırpışları 80lerde çok yaygın olan “seyirciye oynamak” olarak algılanabilir, bence ise gerçek Bowie odur. Bunu emin bir şekilde söylüyorum çünkü bu bir rol olsa bile, Leonard Cohen şöyle demiştir: “Olmak istediğin gibi davran, kısa bir süre sonra davrandığın gibi olacaksın”. Bowie bir İngiliz fabl kahramanıdır ve her yeni müzik akımında, bir nota dahi geri kalmadan müzik tarihinde kendi karakterini yeniden kendi yaratmıştır. Daha kendisi İngiltere listelerinde bir numara olmadığı yıllarda Iggy Pop ve Lou Reed’in kariyerlerini sahiplenip, bizzat melodilere olan kişisel tutkusuyla yeniden canlandırmıştır.Ve diyeceğim odur ki, sizce şarkının kaydedilmiş en iyi yorumu olmasa dahi, Wild is the Wind’i onun ağzından bir kere dinlemenizi hak etmiştir.
6 Nisan 2009 Pazartesi
Nazdarovya

5 Nisan
Calvino’nun Marco Polo’su gibi kendimi kentten kente vurmadan önce bir an durdum ve düşündüm: ben ve İngiltere, ayran ve sigara gibi garip bir ikiliydik. Gerçekten de ayran ve sigarayı denememiş biri şu an yaptığım eşleştirmelerin ne manaya geldiğini kavrayamaz. O zaman biraz maziye dönelim.
Ne kadar ironiktir ki güneş batmayan imparatorluğa indiğimde gökyüzünden yağmur artık bardaktan boşanırcasına değil, üzerime kediler ve köpekler düşüyormuş gibi yağamaya başlamıştı. Söz dizimi kaymış, atlaslar karıştırılmış, google earth’de dünya çapında belli belirsiz bağlantı sorunları baş göstermeye başlamıştı. Yeryüzü hayatım boyunca yaptığım en uzun seyahate hazır değildi belli ki. Ama ben İngiltere’deydim. Başarmıştım. İlk konser Bristol’deki Croft’taydı. Hemen havaalanından bir taksiye atlayıp oraya yollandım: 117-119 Stokes Croft Bristol, BS1 3RW / UK.
Ben ayaklarımı toprağa bastığımda saatler 20.00’ı gösteriyordu. Geç kalmıştım! Birkaç saniye yetti kendime gelmeme. 4 saatlik uçuş aklımın da kanatlanmasına neden olmuştu. İngiltere ile Türkiye arasındaki 2 saatlik zaman farkını unutmuştum. Saatimi havaalanındaki bir görevlinin yardımıyla ayarladım. 20-2= 18. Saat 18.00 idi. Hemen koşup bir taksi bulmalıydım. Ve nitekim de buldum.
Kendimi içine fırlattığım taksinin silecekleri zar zor atıyordu kedileri ve köpekleri görüş alanımızın dışına. İştahla Mütereddit Tedirgin'i ve İngiltere'yi tekrar birleştirdim zihnimde. Bu kez beğenmiştim. Ülke-şehir-insan oyuna dair fikirlerimin birden değişmesinin nedeni ne olabilirdi? Elbette içkili bir mekana biraz daha yaklaşmış olmamdan başka bir şey düşünemiyorum bayanlar ve baylar. Bu bana iyi geliyordu!

Taksici konuşkan biri değildi, silecekler gıcırdıyordu ve şte bu cümlemin sonunda The Croft’a çoktan gelmiştik. İçeri adımımı attığım gibi bara yöneldim. Ufaktan bir hareketlenme vardı mekanın içinde, ama benim telaşım yeni yeni demlenmeye başlayan alkol sever dostlar tarafından fazlasıyla yadırganmıştı. Bana tip tip bakıyorlardı. Saat 18.35’te bana tip tip bakmalarının bir bedeli olmalıydı. Sırt çantamı yere indirdim. Hepsini havaya uçuracaktım bazukamla. Fakat kitabım hala koltuğumun altındaydı. Ona zarar gelmemesi için barın üzerine bıraktım. Birden kitabımın kapağına baktım dikkatlice. Okuduğum kitaptaki anlatıcı gibi, haz duyargalarının etrafında dolanıyordum okurun. Kitabı bir kenara bırakıp mönüye göz atmaya karar verdim. Birkaç gün önce kendimi votkada nadasa bırakırken aldığım keyfi anımsamış olacağım ki, hemen Smirnoff Ice sipariş ettim. Sonra bir tane daha, bir tane daha, bir tane daha, sonra bir tane daha, sonra bir tane daha, daha sonra bir... tam şu sırada acaba hepsini toplu mu sipariş etseydim diye düşünmeye başlamıştım ki bir tane daha sipariş ettim. Kafam gayet iyi olmuştu. Saatime baktım: 19.25’ti. Başım yerinden kalkmıyordu, neredeyse yabancısı olduğum bir kentin, yabancısı olduğum barında sızıp kalacaktım. Kendi kendime, ilk gün çok yorucu geçti, otelime gider güzel bir uyku çeker, bu geceki konserden ikinci gününde tüm ayrıntılarıyla birlikte söz eder, hem belki sahne arkasına da sarkar, korsanlarla muhabbet ederim kim bilir, diye kendi kendime demelerime bir soru da ekleyerek, bir Smirnoff Ice daha söyledim. 35 dakika sonra kayıp bilimin peşine kayıp bir zihinle düşecektim.

French teen idol ve yağmur ilişkisi
Yağmuru beklemeye hiç gerek kalmadı bu yıl. Kendisini hiç özlettirmedi, pencereyi açtığımda ve kapadığımda hatta pencereyle hiç ilgilenmediğimde ardında çoğu zaman yere, cama, aimp’e vuran sesi vardı. Birçok sesin içerisinden geçip geliyordu. Bende eve gelirken birçok sesin arasından geçip geliyordum. Birbirimizle karşılaştığımız zamanlarda ise ben öfkeleniyor ve küfrediyordum. Oysa bu halimle samimiyetsiz bir adam gibi görünmem de işten bile değildi. Konuşurken bahsi açıldığında “ben yağmuru severim” diyen adam, hazırlıksız yakalandığında en tumturaklı küfürlerini savuruyor sonrasında da “çok yağmur yağdı bu yıl” klişesini ekleyerek normalize olmaya çalışıyordu. Samimiyetsiz değilim aslında. Yağmur yağarken French Teen Idol dinleyen biri samimiyetsiz olamaz. Gelin kabul edelim, seyyar bir durumda pencereden izlemek gibisi yok bu gri netameyi. Sonra bu izlek içerisinde bir sesi de içermeye başlasın. Hemen ayağa kalkıp içinizdeki en kasvetli şarkıları sıralamanıza gerek yok. Bu dönem benim için french teen idolleşmeye başladı. Sanırım kıvamı tam da zihnimde egemen olan duyuları stabil hale getirmeye uyuyor. Dinliyorum ve uyuyorum. Uyanıyorum ve dışarı çıkıyorum. Yağmur yağıyor; izliyorum, ıslanıyorum, küfrediyorum, dinliyorum. The Longest Night başladığında otobana çıkan bir uzun yol aracı gibi gittiğim yolun standart hissiyatı sarıyor etrafımı. Ağır ve iddiasız tonu müziği daha da değerli hale getiriyor. Bu bir tanıtım yazısı olmadığından yazılı olarak andrea di carlo’ya teşekkür etmenin de bir faydası olacağından şüpheliyim. Bu bir tanıtım yazısı değil ise nedir peki ne olmalıdır, ne olmamalıdır. Hazır yağmurları kaçırmamışken fonunuza koymanız gereken müzikle ilgili bir tavsiye olabilir. Olsun mu?
Postrockcommunity’e teşekkürle:
Enlightened False Consciousness
French Teen Idol
(pass: postrockcommunity.blogspot.com)


