21 Mart 2009 Cumartesi

This is your captain speaking




Uçaklarda havalandıktan bir süre sonra bir ses gelir hoparlörlerden, hızlıca ve boğuk bir sesle konuşur genellikle. Herkese iyi günler, iyi geceler falan diler, hemen ardından kaptanınız konuşuyor diye ekler. This is your captain speaking. Ardından uçağın hangi rotayla, hangi altitude'de uçacağını falan anlatır. "Uçmak"la ilgili olan birisi için güzel detaylar. Ben uçaktan korkmuyorum ama kapalı alanı ve sigara yasağı yüzünden beni çok geriyor. Koltukları genelde rahatsız oluyor -Business uçmanın da bi' alemi yok neticede. O yüzden pek sevdiğim söylenemez uçak yolculuklarını. Servis yapılırken alkol olarak ne varsa ona yazılırım direk, o gerginliğimi alması için.

This is your captain speaking'in benim "uçuş" tecrübelerimle tek alakası bu değil tabii. Bu isimde bir de grup var, Avustralyalılar, post-rock icra ediyorlar falan. Grubun ilk albümü Storyboard'u Sakallis'in evindeyken dinlemiştim ilk defa. Pek hoşlaşmış değildim aslında, bir de ismine takmıştım. "Bu post-rock grupları niye böyle abuk-subuk isimler koyuyorlar gruplarına" demiştim hatta Sakallis'e ve Mütereddit Tedirgin'e. Onlar da beni kınamışlardı yanlış hatırlamıyorsam! Neyse.

Gel zaman git zaman, pek yakın bir tarihte -birkaç ay önce- This is your captain speaking (TIYCS) yeni albümlerini çıkardı: Eternal Return. Nietzsche felsefesinin pek duyulmuş bir kavramı, Ebedi Dönüş. Bu yeni albümü dinleyince, TIYCS hakkındaki fikirlerimde çok ciddi bir değişim yaşandığını söylemek yerinde olacak. İlk albümdeki tarz bana pek yavan ve oturmamış gelmişti, sıradan bir "post-rock" klişesi olduğunu düşünmüştüm müziğin ve grubun. Ancak, ikinci albüm bu teşhisimi tam olarak delip geçti. Bu sefer çok daha oturmuş, çok daha kendinden emin ve ne yaptığını bilen bir grup var karşımızda. Beni özellikle dağıtan ve zihnimde bir yerlerde o boğuk sesli pilotun "This is your captain speaking" lafını duymama yol açan parça ise, albümün sonundaki Part 2 oldu.

Godspeed You! Black Emperor'a getirmek istiyorum lafı. Yanqui U.X.O. isimli son albümlerinden beri etrafta "işte GY!BE soundunu canlandırıyorlar" şeklinde dönen geyiklere hevesle saldırmış birisi olarak her defasında hüsranla ayrılınca o "ses"in (sound'un) asla geri gelmeyeceğini düşünmeye başlamıştım. Ta ki Part 2'yu dinleyene kadar. İlk kez bu parçada, o sesi yeniden hissettim ve bu grubu sevmem için yeterli bir sebep oldu.

Şimdi okuyanlar, TIYCS'in apartma, aşırma, esinlenme yaptığını ve özgün olmadığını söyleyebilirler. Hayır, ben tersini düşünüyorum -tabii ki kendi öznelliğim aracılığıyla. GY!BE'nin sesi, zaten ortada olan ve orada bir yerlerde saklanmış olan sestir, onların yaptıkları onu bulmak ve açığa çıkarmak, tıpkı kavram yaratmak gibi, kendi içkinlik düzlemlerinde -bunu müzikal evrenin sessel içkinlik düzlemi olarak okuyalım- varolan sesi bulmak suretiyle onu yaratmak, ortaya çıkarmak ve performe etmek. TIYCS'in yaptığı bu yüzden bana o kadar yakın geldi. Bir ses dolanıyor çünkü oralarda bir yerlerde, bazen bir kelimenin ya da bir kavramın dolandığı gibi. Kelimeleri yakalamak ya da onları yaratmak bazen o kadar zor oluyor ki, o anda biz başka duyularımıza ihtiyaç duyuyoruz. Okumak yerine dinlemeye başlıyoruz mesela. Duyma yetimiz yorulduğunda izlemeye başlamak gibi. Bu türden geçişler gerçekleşiyor sanki -bana böyle geliyor evet, tekrar diyecek olursam kendi öznelliğimden bahsediyorum.

Neticede, TIYCS, o varolan ve kaybolmuş sesin tekrar bulunmasına yardım etmiştir, bilemiyorum, belki bizzat kendisi bana geri getirmiştir. Bunu duyumsadığım andan itibaren elim sağda solda bir yerlerde keşke olsaydı dediğim bir gitar arıyor, bulamıyor. Bu sanki toplu yapılan bir keşif gibi, ne kadar derine gideceği belirsiz -belki de arzın merkezine kadar-, bu yolculukta keşif grubunun en arkasında durup vakanüvislik yapmak ne kadar can acıtıcı.

Ulus Baker gibi bitireyim. Bunu hissedebiliyor musunuz?

1 yorum:

Adsız dedi ki...

İnanılmaz keyifli bir yazı. Final kaç kalibre bir tek ona kara veremedim.