6 Nisan 2009 Pazartesi

Nazdarovya


5 Nisan

Calvino’nun Marco Polo’su gibi kendimi kentten kente vurmadan önce bir an durdum ve düşündüm: ben ve İngiltere, ayran ve sigara gibi garip bir ikiliydik. Gerçekten de ayran ve sigarayı denememiş biri şu an yaptığım eşleştirmelerin ne manaya geldiğini kavrayamaz. O zaman biraz maziye dönelim.

Bir gece, ama gece dediğim kuşların ve kervanların görev yerlerini çoktan terk ettikleri saatler, bir yandan şimdi ne olduğunu unuttuğum bir müziği dinleyerek sigaramı tellendirirken birden boğazımdaki kuruluk beni çok ama çok rahatsız etti. Ağzım leş gibiydi. Keza ellerimde de öyle. Baya baya şiddetli bir sigara kokusuydu beni rahatsız eden. Ellerimi burnumdan uzak tutabilirdim, ama ağzımı söküp kendimden uzaklaştırmam olası değildi. Kalktım içecek bir şeyler aradım mutfakta. Ama ne kahve kalmıştı, ne de daldırma çay. Kavanozun dibindeki son kahveyi sabah ben içmiştim kırıntılarına kadar kullanarak, kahve sever babam intikamını almakta gecikmemişti ve son iki daldırma çayı tek seferde bir iş için evden çıkmamdan muhtemelen kısa bir süre sonra tüketmişti. Geriye çay demlemek ya da su içmek kalıyordu ki, o saatte çay demleyecek ve o çayın demlenmesini bekledikten sonra o çayı tüketecek mecalim yoktu. Öyleyse su içecektim, tabii midem kaldırırsa. Sigaranın ağızda bıraktığı kıvam ile suyu bir arada düşünemedim sabahın 5’inde. Midem kalktı gitti yattı. Acaba ben de mideme uyup sabahı mı bekleseydim? Yatıp uyuduktan sonra güzel bir kahvaltı yapıp, keyif çayımı yudumlarken mi tellendirseydim sigaramı? Yok. Sabrın sonu selametti ve ben o yöne gitmek istemiyordum. Kararım kesindi. Dolabı açtım, gazlı içecek familyasına mensup tek bir şey yoktu. Gözlerim beyaz plastik ayran şişesini görünce tek yuvada toplanma kararı aldı. Evet, ayranla sigara içecektim. Bu da bir imkansız buluşmaydı işte. Tıpkı benimle güneş batmayan imparatorluğun buluşması gibi. 

Ne kadar ironiktir ki güneş batmayan imparatorluğa indiğimde gökyüzünden yağmur artık bardaktan boşanırcasına değil, üzerime kediler ve köpekler düşüyormuş gibi yağamaya başlamıştı. Söz dizimi kaymış, atlaslar karıştırılmış, google earth’de dünya çapında belli belirsiz bağlantı sorunları baş göstermeye başlamıştı. Yeryüzü hayatım boyunca yaptığım en uzun seyahate hazır değildi belli ki. Ama ben İngiltere’deydim. Başarmıştım. İlk konser Bristol’deki Croft’taydı. Hemen havaalanından bir taksiye atlayıp oraya yollandım: 117-119 Stokes Croft Bristol, BS1 3RW / UK. 

Ben ayaklarımı toprağa bastığımda saatler 20.00’ı gösteriyordu. Geç kalmıştım! Birkaç saniye yetti kendime gelmeme. 4 saatlik uçuş aklımın da kanatlanmasına neden olmuştu. İngiltere ile Türkiye arasındaki 2 saatlik zaman farkını unutmuştum. Saatimi havaalanındaki bir görevlinin yardımıyla ayarladım. 20-2= 18. Saat 18.00 idi. Hemen koşup bir taksi bulmalıydım. Ve nitekim de buldum.

Kendimi içine fırlattığım taksinin silecekleri zar zor atıyordu kedileri ve köpekleri görüş alanımızın dışına. İştahla Mütereddit Tedirgin'i ve İngiltere'yi tekrar birleştirdim zihnimde. Bu kez beğenmiştim. Ülke-şehir-insan oyuna dair fikirlerimin birden değişmesinin nedeni ne olabilirdi? Elbette içkili bir mekana biraz daha yaklaşmış olmamdan başka bir şey düşünemiyorum bayanlar ve baylar. Bu bana iyi geliyordu!


Taksici konuşkan biri değildi, silecekler gıcırdıyordu ve şte bu cümlemin sonunda The Croft’a çoktan gelmiştik. İçeri adımımı attığım gibi bara yöneldim. Ufaktan bir hareketlenme vardı mekanın içinde, ama benim telaşım yeni yeni demlenmeye başlayan alkol sever dostlar tarafından fazlasıyla yadırganmıştı. Bana tip tip bakıyorlardı. Saat 18.35’te bana tip tip bakmalarının bir bedeli olmalıydı. Sırt çantamı yere indirdim. Hepsini havaya uçuracaktım bazukamla. Fakat kitabım hala koltuğumun altındaydı. Ona zarar gelmemesi için barın üzerine bıraktım. Birden kitabımın kapağına baktım dikkatlice. Okuduğum kitaptaki anlatıcı gibi, haz duyargalarının etrafında dolanıyordum okurun. Kitabı bir kenara bırakıp mönüye göz atmaya karar verdim. Birkaç gün önce kendimi votkada nadasa bırakırken aldığım keyfi anımsamış olacağım ki, hemen Smirnoff Ice sipariş ettim. Sonra bir tane daha, bir tane daha, bir tane daha, sonra bir tane daha, sonra bir tane daha, daha sonra bir... tam şu sırada acaba hepsini toplu mu sipariş etseydim diye düşünmeye başlamıştım ki bir tane daha sipariş ettim. Kafam gayet iyi olmuştu. Saatime baktım: 19.25’ti. Başım yerinden kalkmıyordu, neredeyse yabancısı olduğum bir kentin, yabancısı olduğum barında sızıp kalacaktım. Kendi kendime, ilk gün çok yorucu geçti, otelime gider güzel bir uyku çeker, bu geceki konserden ikinci gününde tüm ayrıntılarıyla birlikte söz eder, hem belki sahne arkasına da sarkar, korsanlarla muhabbet ederim kim bilir, diye kendi kendime demelerime bir soru da ekleyerek, bir Smirnoff Ice daha söyledim. 35 dakika sonra kayıp bilimin peşine kayıp bir zihinle düşecektim.

7 yorum:

naksinigar dedi ki...

ben ayranın bir içecek olmadığını düşünüyorum. garip yoğunluğu ve o devasa özkütlesiyle ayran olsa olsa bir yiyecek olabilir. çiğnemeden boğazdan geçmiyor, damlamıyor, akmıyor, susatıyor, doyuruyor; böyle bir sıvı olabilir mi? adeta bir plazma, adeta bir katı mübarek.

Sakallis dedi ki...

http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=lost+science

Adsız dedi ki...

Ciddi misiniz?

Mutereddit Tedirgin dedi ki...

Elbette...

kuzgun leşe dedi ki...

it's rainin' like cats'n dogs bir gloria gaynor şarkısı değil midir hulen!! değilse ilk albümümün adını aha böyle koymaya karar verdim.

ttku dedi ki...

mesela bol ekmekli ucuz tavuk doner ve ayran. yillar 2008, aylar kis, bornova'nin ucuz oldugu kadar pis de olan bir yerindeyim. ayran makinasindan cikma ayrana alisik olmadigim icin doner ile aynanda bitiremiyorum, ayarini bilemiyorum. ayran artiyor. o zamanlar sigara iciyoruz tabii, yemegin uzerine sigara yakiyorum ve kalan ayran ile birlikte iciyorum. bu yuzden ve diger yuzlerden bornova'yi hala nefretle seviyorum. ben biraz maziye donunce bu cikti, paaardon.

Mutereddit Tedirgin dedi ki...

Maziden ne çıkacağı bilnmiyor dalmaya kalkınca. Olur tabii böyle şeyler. Ama bonova'da iyi dönerciler de var yahu, en azından bira ucuz. Önce pis döner, üstüne de bira, hoop, tamamdır. O diğer her şeyi temizler.