26 Aralık 2009 Cumartesi

Hoşçakal Vic




Vic Chesnutt öldü. 45 yaşında intihar etti ve girdiği komadan kurtulamadı. Küçük yaştayken trafik kazasında ayaklarını kullanamaz duruma geldiği için tekerlekli sandalyeye bağımlı yaşıyordu. Ama ayaklarının önemi, müziğine ve sesine ve gitarını çalan parmaklarına nazaran o kadar da önemli değildi. Ya da biz yanılıyorduk. Zira hastane masrafları 70,000 doları bulunca artık bu paraları ödemek istemediği için, kendi ifadesiyle "Screw you death!" diyerek intihar etti. Yine kendi deyimiyle "müntehir" bir insandı. Onu çeşitli işlerinin yanı sıra bilhassa ASMZ'yle çıktıkları şovlardan ve son albümünden tanımıştım. Constellation Records bünyesinde bulunuyordu ve müziğinde daha da özgürdü.

Artık özgürlüğü kelimelerle ifade edilemez.

Hoşçakal, Vic...

"Artık ne çok 'obituary' okuyoruz değil mi?" - U. Baker



28 Kasım 2009 Cumartesi

Ce n'est pas moi qui clame!



Ce n'est pas moi qui clame,
C'est la terre qui tonne!

"Haykıran ben değilim/Gürleyen toprak!" diyor az aşağıdaki videoda Bertrand Cantat. 2002'de Paris'teki bir konserlerini bu parçayla açmışlar. Benim daha evvelden bildiğim bir parça değildi, zira bir tek bu konserde çalmışlar, "Noir Désir en Public" isimli live albümünde yer alıyor zaten. Noir Désir'i çok fazla anlatmaya gerek yok, müziğine, yaptıklarına, Cantat'nın trajedisine çoğumuz aşinayız. Ama grubu çok daha önemli yapan şey ne kadar katılınır bilmiyorum ama Cantat'nın yaşayan en büyük vokallerden olduğu. Onun şimdiye kadar yaptığı ileride Jacques Brel'le, Jim Morrison'la karşılaştırılacak; vokal tekniği, tonlamaları, sahnesi, vs.

Her neyse. Bahsi geçen parçanın videosunu izlemeye durun siz, videonun altında da sözlerini bulacaksınız. Sözler de başarılı bana kalırsa.

Marxist Clubber hepinize iyi bayramlar diler!

Edit: Yoğun istekler üzerine sözlerin berbat bir çevirisi yorumlar kısmına eklendi.

Edit 2: Bu işte bir iş var diyordum ki varmış. "Ce n'est pas moi qui clame" Attila József'in bir şiiriymiş. İşin güzeli, şiirin bir de İngilizce çevirisini buldum Google Books'tan. Onu da şuradan görebilirsiniz ve benim korkunç çevirime katlanmak zorunda kalmazsınız! :)



Ce n'est pas moi
Ce n'est pas moi qui clame
Ce n'est pas moi qui clame
C'est la terre qui tonne

Ce n'est pas moi qui clame
Ce n'est pas moi qui clame
C'est la terre qui tonne

Gare à toi, gare
Gare à toi, gare
Car le diable, car le diable est devenu démon

Fuis au fond des sources pures et profondes
Ohhh! Fuis au fond des sources pures et profondes

Oh! Plis toi dans la plaque de verre
Dérobe toi dans la lumière des diamants
Sous les pierres, parmi les insectes rampants et

Oh cache toi, oh cache toi dans le pain frais
Oh pauvre, mon pauvre ami

Infiltre toi dans la terre avec les pluies nouvelle
Oh mon pauvre pauvre amis
C'est en vain que tu plonge ton visage en toi même
Tu ne pourras jamais le laver que dans l'autre
C'est en vain que tu cache ton visage en toi même
Tu ne pourras jamais le laver que dans l'autre
Soit la lame de la petite herbe
Et tu seras plus grand que l'axe de l'univers

Oh machine, oiseaux, feuillage et étoiles
Notre mère stérile réclame un enfant
Oh mon ami, mon amour mon amour d'ami, mon ami, mon amour d'ami...
Que cela soit terrible.. ou sublime
Que cela soit terrible.. ou sublime

Ce n'est pas moi qui clame
Ce n'est pas moi qui clame
C'est la terre qui tonne!

15 Kasım 2009 Pazar

God is an Astronaut Dinletisi, 12 Kasım 2009


Efendim öncelikle çoook uzun zaman sonra bir merhaba. Bu kadar uzun zaman post girilmeyen blog -hele de kolektif blog- olur mu demeyin. Olur. En son 2 ay 10 gün önce bir video koymuş MT. Şimdi tekrar yazılara geri dönüş olacak diye umalım. Bu süreçte her birimiz için dönülmesi gereken önemli dönemeçler oldu diyerek kısa keselim. Mevzuya girelim.

God is an Astronaut İstanbul'a ikinci kez geldi. İlk gelişlerinde 2007 Barışarock sahnesini zapt etmişlerdi. Ben o konseri izleyememiştim, çünkü Türkiye'de değildim. Dolayısıyla bu bir karşılaştırmalı konser yazısı olmayacak. Ama bazı karşılaştırmalar yapılacak. Onlara geleceğiz sırayla.

GIAA konseri açıklandığında Türkiye'deki "post-rock" cemaatinde bir hareketlenme oldu haliyle. Neticede GIAA bu janrın önemli gruplarından biri ve 2007'den sonra bir de 2009'da konser verecek olmaları mühim bir gelişmeydi. Burada bu tür müziğe yakın duran, dinleyen, takip eden bir kitleden bahsetmek de lazım aslında. Nitekim Biletix de bunu duyururken "gizli" kalmış bu dinleyicilerden söz ediyordu. Velhasıl, bu izleyiciler için GIAA konseri, kıpırdanmalar son yıllarda artsa da, grubun dünya müzik endüstrisinden her daim uzakta -yani onun çevresinde- kalacak olan İstanbul'a geliyor olmalarından dolayı kayda değer bir gelişmeydi.

Konserin üstünden birkaç gün geçti. Bunları yazdığım saat Pazar'ı Pazartesi'ye bağlayan geceyi gösteriyor ve konser Perşembe gecesi (12 Kasım 2009) yapıldı. Perşembe gecesi için GIAA konserinden iyi alternatif olabilir mi? Daha da ötesinde, bu haftalar için GIAA konserine bilet almak birçok kişinin "to do list"inin en tepesinde yer alan maddeydi.

Organizatörler de bunun bilincindelerdi tabii ki. Konser için uygun görülen mekan: Jolly Joker Balans. Vaktiyle çok takıldığımız "rock bar"ların o sinir bozucu dizaynına denk düşen, içerisi kalabalık olduğunda insanların birbirini ezdiği bir mekan. Konserin bilet fiyatları: ilk satışa çıktığında 40 YTL, daha sonra Biletix üzerinden 50 YTL. Tanrı'ya şükür, sosyal çevremin geniş olmasından dolayı konsere para vermeden izleme hafifliğini yaşadım (special thanks to Sel ;) ). Zira buradan sonra anlatacaklarım 40-50 YTL verilen konserin nasıl olmaması gerektiği üzerine.

Öncelikle şunu söyleyelim. Bir Perşembe gecesi, yani ertesi gün birçok kişi için mesai veya okulun olduğu bir gece, bir konser saat 23.15'te başlamaz. Bu en hafif deyimiyle çakallıktır, şark kurnazlığıdır. Saat 21.00'de, 22.00'de mekana geleni bol bol içirmek suretiyle söğüşlemenin amaçlandığı bir basitliktir. Buna işletme mantığı denebilir; Türkiye'de kapitalizmin işletme mantığı müşteriye/tüketiciye yapılan her türlü saygısızlığı doğal karşılar nasılsa. Bunu aklımızda bir tutalım.

İkinci olarak: Balans gibi bir mekanda konser düzenlemenin abukluğunu geçtim, buraya biletli 800 küsür kişiyi sığdırmak nasıl bir açlığın tezahürüdür diye sormak gerekiyor. Bir yandan ayağına basan adamdan kaçarken, "Bira içen var mı?" diye soran garsonla çarpışmak, önünden geçen kızın orasına burasına değmemek için kasmak takdir edersiniz ki konserden çok şey götürdü. Dedim ya, ben para vermedim, inatla içeride de Balans'a beş kuruş kaptırmadım. Ama ya diğerleri?

Bu tür konserlere gidip katılan, izleyen, "sosyalleşen" bir kitleden bahsetmiştik. Bu kitle, onların parasını söğüşleyen bu kargalar güruhuna karşı tepkisiz kaldıkça bu işler böyle devam edecek ne yazık ki. Sonra da "Ay şekerim şu grubu izledik, süperdi" denilecek. Hayır efendim, sen o grubu izleyemedin ki! Sen orada bulundun sadece. Ne anladın o ortamdan? Kötü bir ses düzeni var bir defa, mekan konsere uygun değil, içerisi hınca hınç dolu... Sen GIAA konser biletini odandaki panona astın ama ne işe yaradı? Üstelik 10-20 lira da değil, 40-50 lira verdin. Üstelik orada üç tane Beck's içip 30 lira daha harcadın. Taksi parasıyla toplam masrafın 100 lira.

Diyeceksiniz ki, parası olan verir kardeşim, sana ne? Tabii verir, bana ne, ama ben isterim ki bu memlekette sadece parası olmayanlar değil, parası olanlar da hesaplı yaşasın. Hesaplı yaşamak, daha azını vermek değil. İsterse bugün harcadığının üç mislini harcasın. Ama hizmet alsın karşılığında. Kulunuz, Paris'te iki önemli konser izledi, biri Mogwai diğeri A Silver Mt. Zion. Birincisi 30 euro, diğeri 20 euro'ydu. Gittim, izledim, içtim ve keyif alarak geri evime döndüm. Sadece ben değil, hemen herkes öyleydi. Orada da çok para harcanabilir, buradakinden daha fazla harcanır hatta. Ama parasını verdiğiniz şeyin karşılığını alıyor olmak ve "Lanet olsun size!" dedirtmemek önemli bir ayrım.

Orası Paris ama demeyin. Bu hiçbir anlama gelmeyecek. Oradaki kulüpleri işletenler de yatırım yapıyor, buradakileri işletenler de. Buradakiler, oradakilerden daha az zengin değil. İnsan kendi sermayesiyle oluşturduğu organizasyonuna, mekanına, vs. yatırım yapmazsa, bugün böyle hevesli gençleri toplama kampıymış gibi bir barın içine balık istifi gibi sokar ama yarın işin hakkını veren biri çıkar (çıkmalı!) ve senin şimdiye kadarki çakallıklarını sana yedirir. Ben de buradan bakıp "Beter ol!" derim, zaten diyorum.

GIAA'ya gelirsek... Üç albümleri var, post-rock denen henüz-tanımsız janrın en tipik grubu olarak gösterilirler birçok eleştirmen tarafından. Ambient tarzlarını melodik bir sound'la birleştiren ve tabir-i caizse insanın kanına çok çabuk giren bir grup GIAA. Ancak pek deneysel sayılmazlar ve müziklerindeki formlar çok muhafazakardır. 4-5 dakikalık parçalar, klavye girişleri, hızlanan bir ritim ve gitar dominasyonundaki bir müzik. Sözlerle hiç işleri olmaz -ki severim bu yönlerini.

Ancak GIAA bir konser grubu değil. Bu konserde de izleyici şöyle yamultan, müziklerini farklılaştırabilecek işlere hiç kalkışmadılar. Projeksiyon aletinden yansıtılan ve çalınan parçalarla uyumlu görseller dışında. Onları da varolan hengamede takip etmek kolay değildi zaten. Konser sonrası yorumlarda "GIAA çok iyiydi, sanki CD'den çalıyormuş gibi çaldılar" türünden saptamaların çokluğu da, söylemek istediğim şeyi destekler nitelikte sanıyorum. Bir grubun "live" performansında "stüdyo"daki gibi bir işe imza atmaları kimilerince hoşlanılacak bir şeymiş gibi görünse de, ben bunu canlı performansların ruhuna uygun bulmuyorum pek. Neden o zaman konsere geliyoruz ki?

Yine de bu GIAA'nın değerinden bir şey götürmez elbette. Sevdiğimiz saydığımız bir gruptur ve onları görmüş olmakla listemize bir çentik daha atmış olduk.

7 Eylül 2009 Pazartesi

Jimi Hendrix - All Along The Watchtower

2 Eylül 2009 Çarşamba

Şok Şok Şok



Hürriyet gazetesinin aktardığı habere göre: "Yakın çevresi ve ailesi tarafından vatani görevini yerine getirmekte olduğu sanılan kıymetli bloglarımızdan MarxistClubber'ın güzide yazarlarından Sakallis’in, İzmir İletişim’in ikinci katında 5 aydır ikamet etmekte olduğu tespit edilmiştir. Yetkililer tarafından yapılan açıklamada..." 

Ayrıntılar için tıklayınız...




26 Ağustos 2009 Çarşamba

Jessica Biel bir post-rock grubu olsa, hangisi olurdu?



Ne bayağı bir giriş ama değil mi? Lakin Jessica Biel örneğinden yola çıkarak daha bir çok türev “isim” ile müzik grupları arasında korelasyon kurabiliriz gibi geliyor bana. Mantık basit, ve bu yüzden açıklamak için (okuduğum bir haberin de teşvikiyle) fazla zaman kaybetmeden başlıyorum.

Her Perşembe günü olduğu gibi yine “Fatih Özgüven ne izlemiş, ne demiş bakayım” arzusuyla namı sabit Radikal gazetesinin web sitesine girdim. Murat Yetkin hayranı olmadığım, “Perihan gitti bu gazete bitti mon diue,” demediğim, dandirik kitap eklerinin hastası olmadığım ve Semih Gümüş’ü twitter’da takip edesim gelmemesi münasebetiyle bu gazeteyi almıyorum. Avantadan okumak daha tatlı geliyor. O yüzden gazetenin web sitesine girip dev romancı Ayça Şen’in fotoğrafıyla karşılaştıktan sonra sinir olaraktan tam Fatih Özgüven’in yazısına yöneliyordum ki, ne göreyim… Ne göreyim? Müthiş bir haber. Hem de haber fotoğrafındaki hatun bikinili, tıklayın öyleyse diğer çıplak fotoğrafları için linke! ki o hatunun adı yazıya başlığını veren ad oluyor.


Haberi aynen aktarıyorum (soldaki kalıba da hastayım).

“Antivirüs yazılım şirketi McAfee’nin raporuna göre, 27 yaşındaki Biel ile ilgili arama yapan her 5 kişiden biri, bilgisayarını çökertecek bir siteye yönlendiriliyor.”

Haberi okuduktan sonra %20 şansımı zorladım mı, örnek uzayda benzersiz bir kum tanesi mi oldum, bunlar hep bir sır olarak kalacak. Lakin haber metnindeki “27 yaşındaki” ibaresinin neye niyet neye kısmet olduğu hususunda kafam inanılmaz derece muğlak fikirlerle dolu. Bu saçma haberle ilgili ne söylenebilir? McAffe’nin muazzam piyasa araştırmasına mı güleyim, yoksa McAffe’nin müşterilerine “sakin olursanız bizim ürünlerimize tonla para saymanıza gerek kalmaz,” demesine mi yarılayım, açıkçası pek bilemedim. O yüzden haberin verdiği esine geri dönelim, haberin temel dinamiklerine ve haberin haber olma gerekçesinin basit neden-sonuç ilişkisine bir göz atalım. Oradan post-rock’a ve yazıya gerçek adını veren gruba da, kısmet ise varacağız.

Haberin esas kızı Jessica Biel. Haberdeki şişman ve gözlüklü kurban ise, Jessica Biel fotoğrafı peşinde koşarken başka sitelere yönlendirilip talihsiz bir istatistikte veri olan adam. (Adam diyorum, sanmayın cinsiyetçilik falan yapıyorum. Hatunların ihmal edilecek kadar az bu “yahşi” istatistiğe katkıda bulunduklarını düşünüyorum.) Her şeyi başlatan kıvılcım: libidinal dalgalanmalar, belki yaz sıcaklarının etkisi ve pek tabii Aşkın Metafiziği’nin önemli unsurlarından olan ideal estetik ölçüler. Senaryonun düğümü de bu. Aşılması zor bir düğüm.

Formüle edersek: f(Jessica Biel)= McAffe(0.20) 

Yanisi, ava giden avlanır beyler. 20’li yaşlarının ortasındaki, doğma büyüme Krakozhia’nın başkenti Krakozhialı (merkez) bir delikanlı, 7th Heaven adlı masum diziyi, devlet televizyonu olan Krako TV’de izlerken hep iç geçirip, bir gün güzeller güzeli Jessica Biel’in harika bir aktris olup her erkeğin yüreğini yakacağını fark eder. Bu, kendisi adına büyük bir keşiftir. Annesiyle filan da duruma dair düşüncelerini kiril alfabesinin köşeli harfleri yardımıyla paylaşır, fikir aktarımında bulunur. Annesi için Krakozhialı kızlar her zaman daha güzeldir ama bu kızın da hakkını yememek gerekir hakikaten (Krakozhiaca nepostülavski). Krakozhialı kızlar da güzeldir pek tabii ama bıçkın delikanlımız biraz erişilmezlerin ve erişilmezliğin peşindedir; her genç insan kadar, her kendini önemli sanmaya meyilli bireyin yapabildiğince. 

Evet, elde bunlar var, ihmal etmeyin sakın ve işlemin sonunda ulaşacağımız vaat edilmiş post-rock topraklarına boca edin hepsini. Öyleyse devam!

7th Heaven gibi mazbut bir aile dizisinden (Krakozhia devlet televizyonu her zaman vatandaşlarının ahlakından kendisini sorumlu hisseder!) ayrılıp, Krakozhialı delikanlının dehşet vizyonuyla hissettiği doğrultuda gidebilmek için bir dergiye soyunan Jessica Biel, bir süre sonra maksadına ulaşır ve 7th Heaven olur 6th Heaven. Artık diziyi izlemeye gerek yoktur. Jessica yuvadan uçmuş, daha manidar topraklara yelken açmış, dümeni kırmıştır. Bundan sonra Jessica başrolden aşağı rol kabul etmez, Justine olacaksa illa Timberlake’inden olmalı, inatlarına gark olmuştur. Öyleyse 7th Heaven’ın 6th Heaven olmasıyla yayından kaldırıldığından haberdar olan ya da olmayan Krakozhialı tüm delikanlılar için google’a girip arama yapma vaktidir artık. Pek tabii Krakozhia’daki google yasağını aşabilmek için önce hidemyass.com gibi bir siteye öncelikle kapağı atmak şartıyla.

Ötesi malumunuz. Krakozhialı şanslı delikanlılar’ın %80lik kısmı, geriye kalanlar ise lanetin McAffe Pazar Araştırmaları Departmanının (MPAD) dolaplarından birindeki tozlu raflara… Denklem tıkır tıkır işliyor velhasıl: f(Jessica Biel)= McAffe(0.20).

Benim hikayem biraz farklı. Çıkarın şimdi cebinizdeki Jessica Biel ve McAffe verilerini. Boca edin az sonra anlatacaklarımın içine. Benim Jessica Bielim, Caspian adlı, 2003 yılında Amerika Massachusetts’de kurulan ve ilk LP’leri The Four Trees ile gönlümü çalan grup. The Four Trees albümündeki Crawlspace, benim 7th Heaven’ım. Caspian ile ilk karşılaşma nedenim. Onlara ilk kez kulak misafiri oluşum. Ve google’ı açıp, çok şükür Krakozhia’dakinden (ne kadar kızları güzel olsa da özgürlük her şeydir!) rahat biçimde hidemyass.com türevlerine uğramadan, artık depresif post-rock camiasında “star olmuş gidiyorsun,” diyerek arkasından içlendiğim Caspian hakkında arama yapmamın ilk gerekçesi. 

7 dakika 38 saniye ve kalbim durmak üzereyken göz yaşlarım… Yok tabi böyle bir şey. Ama The Four Trees hakikaten, eğer ağaçlarla albümleri puanlandıran ve maksimum puanı 4 ağaç olan bir iste olsaydı, sitenin yazarları tarafından adının hakkını veren bir albüm olarak değerlendirilebilirdi gönül ferahlığıyla. Uzman görüşü ya da bilirkişi raporu değil tabii sözlerim, sadece 10 Nisan 2007’de çıkan The Four Trees’i severek, üstelik defalarca dinlemiş birinin samimi sözleri benimkiler. (Haksızlık olmasın, ben aynı albümdeki Moksha isimi parçayı da çok severim, ama ilk göz ağrım belli işte, ne yapayım? –bunu söylemesem olmazdı.)

Arama sonuçlarımın, masum duygularla tesadüfen dinlediği bir grubun gelecekte iyi işler yapacağını düşünerek takipçisi olan bir müzikal libido sahibi olan ve bir mütefekkir gibi şu uzunca yazıyı kaleme alan beni, Jessica Biel’e değil de, pardon, izini sürdüğüm yeni Caspian albümü Tertia’ya değil de, Hazar denizinden çok uzaktaki başka sularda yer alan The Three Trees’e yönlendireceğini nereden bilebilirdim?

Bilemedim işte. Ben de %20lik talihsiz örnek uzay mensuplarından biri oldum çıktım. Tertia’nın bir kendini tekrar ve post-rock dininin zorunluluklarını yerine getirme gösterisi olduğunu keşfetmeye mecbur bırakıldım. Biraz Malacoda’yı sevdim, çokça Of Foam and Wave’e gitti elim ister istemez, biraz da Ghosts of the Garden City hangi kıtadadır merak ettim. Ama en çok Tertia sanılan, fakat aslında bir elmasını haşarı ve obur çocukların araklaması yüzünden yitirmiş verimli bir ağaç olan albümün kartonetine bakıp durdum ben. Pas, kir, hava delikleri (?) bana uzun zaman önce tesadüfen keşfettiğim gizli bahçeye dalan ve biricik keşfimi ikincil bir statüye mecbur eden hergeleler yüzünden yitirdiğim elmayı hatırlattığından mıdır artık, bilemedim.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Utanmadan saçmalamak ya da saçmalayabilmek




Müzik dinliyor olmamın farklı nedenleri üzerine vakti zamanında kaleme almıştım ve mecburen küçük harflerle sağa sola saçmıştım bu metni. Şimdi tekrar marxistclubber hudutlarında paylaşmayı uygun gördüm, belki "bazen" ya da hep arabesk olmaktan utanmamamız gerektiğini kabul etmemize az da olsa faydası olur.
***
her daim öfkelenecek bir şeyler bulmakta hiç zorlanmayan insanlar vardır. hayatı dahil olduğu familyadaki herkesten daha yoğun yaşar bu insanlar. homo asabius olarak adlandırmak istediğim nadide bir kitlenin üyesidirler. en büyük özellikleri kendilerine her konuda evrensel kriterler belirlemiş olmalarıdır. örneğin kent denince akıllarına izmir, istanbul, ankara gelmez, gelemez. zira kent denen şeyin binlerce yıllık bir kültür içinde demlendiğinin, demlenen kültürle gelecek arasındaki bağın kopmamış olması gerektiğini savunurlar. kentin içini de es geçmezler pek tabii: kentli denebilecek insanların varolması için, “birkaç neslin” aynı konakta yaşadığı güzel muhitlerin olması gerektiğini, böyle güzel yerlerin zontalarca talan edilmemesi gerektiğini, gelecek ve geçmiş arasındaki bağların tamamen kopmasıyla ortaya çıkan yeni zenginlerin ve zenginliğin tepeden inme hazineden geçinmeci bir zihniyetle oluşmaması, antik kuntik yöntemlerle sermayenin birikmemesi gerektiğini hep bilir. o yüzden bir iki dandik meydan, üç beş park, yedi sekiz tane alışveriş merkezini gördüğü gibi kent demez içinde bulunduğu coğrafyaya. böyle kimsenin ilgilenmediği şeylerle içli dışlı olmasının herkese anlamsız geldiğini de bilmektedir. şehirlerin planları olması gerektiğini, şehir ve bölge planlamanın “aman odtü olsun, ankara olsun, akarız be abi sakarya’ya, afili de olur odtü’lülük, sinema kulübü, dans kulübü, mezunlar derneği, kızlar felan” şeklinde diziden gördüğü ödüllü mimarla gaza gelen züppelerin puanı yetmeyince ikinci en iyi olarak puanını verimli kullanarak tercih etmemesi gereken bir meslek olduğunu harbi harbi idrak etmiştir. resim denince aklına dahi fenerli bedri gelmez, zira bruegel’e bir kez bile olsa göz atmıştır hayatında. veya şiir denince içli anne özlemi zırvalarına politik haki renkler biçen, eli az çok kalem tutan arkadaşlarına sağda solda kendi adına övgü yazıları yazdıran bıçkın doğulu şairler aklının ucundan geçmez; mallarme, rimbaud, ece ayhan gezegenleri arasında uydu olmuşluğu vardır vaktinde. velhasıl, trışkadan imzalarla iş gören yeteneksiz hırtlarla işi olmaz onların, ulan hepinizin gelmişini geçmişini!..

işte, homo asabius intizama önem verdiği için erzurum’da bulunan 150 yıllık bir caminin bir alay dangoz tarafından yapılan restorasyon sırasında hırpalanışından bir başyapıtı anlatır gibi söz eden bir haberi televizyonda gördüğünde istanbul’da üşüyen, takıntılı ve fakat illaki sohbet edilesi bir canlıdır. onunla birlikte sızlanma pek de keyiflidir, bir alkol komasından bir diğer alkol komasına onunla el ele geçmenin tadına doyulmaz. kadınlar homo asabius’ları da bu yüzden sever ya da aşık olurlar. ama sonunda yine aynı sebeplerle bırakıp giderler. zira sıkıntısı, dışa kapalılığı çeker onların dostlarını da kadınlarını da. ama sonuç hep aynıdır: gelme nedenleri gidiş dönüş onaylı bir bilettir, fiyatı makul sonucu hoyrattır. herkes geldiği gibi, aynı nedenle gider sonunda.

kendi kendine tasfiye ettiği insanların dışında sınırsız kadro dışı bırakılacaklarını fark edenler ufaktan yaylanmaya başlayınca zamanla gelip gidenlerin sayısında bir şişme meydana gelir. gelip giden sayısı el ve ayak parmaklarıyla ifade edilmez hale geldiğinde kendine has bir ermiş olmuştur artık homo asabius. ve öylece gelip böylece giden herkesi anlayışla karşılayabilecek erdemler bütününe sahip olur bir süre sonra. normalde sağa sola saçmakta çok bonkör olduğu öfkesini alıp başını gidenlere yöneltmez. güler geçer, iyi sözlerle anar onları, gidenler pek geride kalanın adını hatırlamasalar da… yalnızlığında ve asabiyetinde, homurtuları arasında eğlenmenin kendince şahane yollarını bulmak zorundadır budan kelli yalnız kovboy homo asabius. gelen gideni falan aratmaz, bunu da bilir haa, üfürükten kalıp cümlelerle ancak her şey dahilci yerli turistin kandırılabileceğinin de farkındadır çünkü. lakin kendi içindeki karnavalda homo asabius takıla dursun, bunca farkındalık sonunda hayatı işkenceye çevirir. ota boka ironi okları sallamaktan kolları et keser homo asabius’un. hadi ona geçireyim, dur şuna da bir sürtüneyim, bak bak dangoza bak, lan bu lombak ne diyor, sinemadan ne anlıyor, yahu her hafta ne bokuma bu kitap tanıtım mecmuasında insanlar şiirde, romanda ve edebiyatın her bir metrekaresinde devrim olmuş gibi davranıyor ki, lan elindeki pipodan başka bir boku olmayan bu dalama eleştirmen de kim be diye söylenirken havasız kalmaya başlar. yıllar geçtikçe daha bitkin düşer. çevresindekilerin seyrelmesinden üzülmemiştir de kendi ıstırabıyla her gün boğuşmaktan sıkılmıştır sadece. çevresindeki insan popülasyonundaki azalma onu da etkisi altına almıştır: kendisini sevme sebebi kendisinden kaçma nedenidir artık. iyi de gidecek yer yoktur. kendi bedenine mahkumdur sonuçta. atsan atılmaz satsan satılmaz bir halde bakışları birkaç ay evvel döküldüğü halde dağılıp gitmiş uyduruk asfalta dikmiş baygın baygın dolaşır sevmediği şehrin sevmediği sokaklarında. 

iyi de bunların mustafa sandal ile ne alakası var, dediğinizi biliyorum. iki dakika sabredin azizim. konu dışına çıkmak sadece celal salik’in derdi değildir ki, az çok biz de bu derdin hedef alanı içindeyiz, lafı uzatmamız ondandır, yanlış anlayıp yazıyı okuma nedeninizi de beraberinde alıp götürmeyin sakın. durun, devam ediyorum, bir soluklanın.

homo asabius da ne kadar kendine takıntılarından bir kafes inşa etmiş olursa olsun insandır nihayetinde. lan arada eğlenmek, toplumun içinde bir kalıp sabuna dönüşüp toz kalkmasın diye ıslatılan dükkanların önündeki suya bir kez dalarak köpürüp, bir sağa bir sola kayıp uçup gitmek ister deli gönlü. dedik ya; nihayetinde o da insandır. 

normalde beğeni eşiğini altında kalan her şeyi topyekün reddederken ara sıra sabun köpüğü şarkılarla içlendiğini, kah hüzünlenip kah coştuğunu tam da en bitkin olduğu zamanlarda bu tip köpüklü ürünlerle kendi kayıp süzülüp gitme eylemleri sırasında fark eder. her dakika homesick for space’le, gsybe!’la, jan luc godard’la paradjenov’la, nabokov’la, calvino’yla geçmez, geçemez. herkesin hobi olarak cebelleştiği şeyler onun hayatının ta kendisi olduğu için ciddi bir okuma, film izleme, müzik dinleme mesaisinin ardından kendisini dinlendirecek kıytırık şeylerin izini sürmeye mecburdur. damak zevkinin dışında kendisini dinlendirecek şeyler ararken de elbette titizdir, ama az evvel de belirttiğim gibi, daha hafif meşrep şeyler aramaktadır homo asabius’luğu bir kenara bırakıp tüm gün tükettiği kendisinden arda kalanlarla yeniden kendini inşa ediş sürecinde.

pirimiz, büyük usta mustafa sandal tam da burada sahnedeki yerini alır. bilirsiniz, o asla affetmez zira aya benzer yüreği. hal böyle olunca kendimizi onun kollarına rahatlıkla bırakabiliriz. 

bizde öyle yaptık. pek yakın bir tarihte, kendisinden mütereddit -ben ise sade tedirgin- olarak bahsedeceğim bir diğer homo asabius arkadaş ile yıkıntılarımızdan yeniden doğmak maksadıyla alkole bandırdığımız karaciğerlerimizi çitelerken bir yandan da müzik dinliyorduk pek tabii ki. mevzunun düğümlendiği yere henüz vardık. mustafa sandal’ın 2007 yılında piyasaya çıkan, adıyla da az sonra yapacağım tanımlamayı doğrulayan, pop müzik tarihimizin kazaklı arabalı zincirinin son halkası “devamı var” adlı albümünün en bomba, en canlı, en fena şarkısı “gönlünü gün edeni”den bahsediyorum efendim –bundan sonra şarkımızdan gge olarak söz edeceğim-. evet, evet, adı bile insanı bir başka diyara götürüyor değil mi ama?

şöyle bir baktım da genelde gece 12’den sonra yazılan içli entry’lerin hammaddesi olmuş bir şarkı gge. burnuma anason kokusu, dilime şerbetçi otu tadı gelmiyor değil hani. ama doğal olanı da budur yahu. şarteli indirip, öteki beni bahçeye hava almaya çıkardığımız saatlerdir 12 sonrası. mütereddit de tedirgin’i bu güzide musiki eseriyle böylesi saatlerde tanıştırdı işte. play listleriyle can yakan bir zatı muhterem olduğu için mütereddit, adamı böyle zaman zaman sizin vereceğiniz konsept dahilinde darmadağın edebilme yetisine sahiptir. piizi kontrol eder, bilinci allak bullak eder velhasıl. gönül onu ulusal yayın yapan bir radyoda 12’den sonra alkollü şen şakrak sohbetler eşliğinde çalacağı çılgın şarkıları dinlerken takdir etmek ister ama “kader”, hayat ne gösterir bilinmez…

4 dakika 8 saniyelik, muhteviyatında ne miktarda hüzün ne miktarda neşe barındırdığını bir türlü çözemediğimiz gge inceden başladı mı çalmaya işler değişir efendiler! hafif gümbürtüyle sözlere yaklaşırken alyuvar akyuvar ve alaturkadan mürekkep kanımızdaki hemoglobinler başlar ayaklanıp çifte telli oynamaya. siz artık siz değilsinizdir. alkolün gevşettiği civatalar mustafa’nın sesiyle ait oldukları yerleri terk etmeye başlarlar, haydi musti, sahne senin: 

“anlamaz aşk acısından
gidene dert olmaz
dağ dağa küstü mü
hiç kimse nedenini sormaz”

sözlerin kaotik yapısı kafanızı daha da allak bullak eder. hatta mustafa’nın poetikasının temel taşlarından birini oluşturan karmaşa, bu şarkıda öyle bir kıvama ulaşmıştır ki, ilk birkaç dinleyişte –benim için bir düzine kadar- şarkının güftesine hakim olmak imkansızdır. gidene dert olmazı anladığınız anda kendi haleti ruhiyenizle dalga geçmeye başlarsınız. ayaktasınızdır ve oynuyorsunuz muhtemelen coşan hemoglobinlerinizinle birlikte. iyi ama dersiniz içten içe, dağın dağa küsmesiyle örtük olarak ima edilen küsülen dağın bihaber halinin bu şarkıdaki anlamı nedir? “öff be” diye söze katılır mütereddit ve tedirgin’i inceden azarlar: “oğlum bırak akışına, her şey gölgede aynı, unutma, oyna, takıl kafana göre, haydeee”. müto’ya hak verirsiniz, zira hiç kimse nedenini sormaz’dır işte yahu. üstelik “anlayamaz yeni bir aşkı kabul edemez \ bu kalbi iki kişi paylaşamaz \unutmadı daha yeni gideni”dir be ya, daha ötesi var mıdır? mustafa üstat her ilk üç dizeyi vurgulaya vurgulaya anlamaz\ anlayamaz \anlatamaz diye boşuna mı söylemektedir hem?

yaralamıştır şarkı sizi, evet, yaralamıştır son bir dakikaya girerken. alttan alta fondaki sanayi tipi hazır ritim –kim bilir hangi yunanlı gencin içli bestesidir o kim bilir ahh!- coştukça coşmakta, siz ise son mısralara takılmaktasınızdır: “unutmadı daha yeni gideni \ unutmadı onu terk edeni \bekler hep onu sileni” hey gidi günler bea. giden, eden, silen bir mutfak robotu gelir aklınızda sizi ezip geçen, ama bu anımsama çok uzun sürmez. nakarattaki bir birine küsen çılgın dağların şarkının bütününde neye tekabül etmek zorunda olduğunu ister istemez alışkanlıktan sorgulamaya devam edersiniz. brechtien yabancılaştırmanın özünü kavramıştır mustafa, tedirgin kendi derdiyle boğuşurken.

siz ilginç figürlerle dans ederken o yarı hüzünlü, yarı coşku dolu 4 dakika 8 saniye çat diye, duygusal krişendonuzun orta yerinde biter. şimdi üzülmeli mi, yoksa sevinmeli misinizdir? bu konuda söylenebilecek çok şey yoktur. bir bilene başvurursunuz. benim bilenim de mütereddit olduğu için döner ve sorarım ona: 

“usta, nedir yani şimdi? niye dinliyoruz bu şarkıyı biz, neden iyi geliyor böyle cozuttuğumuzda, üstelik türk pop müziği tarihinde yarattığı yıkıcı etkinin en az 150 yıl süreceğini düşündüğümüz mustafa sandal’ın gge’sinde bizi cezbeden, post-rock’tan, progressive rock’tan, blues’dan jazz’dan bizi alıp bu nemli hüzün diyarlarına atan nedir, söyle ne olursun yahu?”

mütereddit biten birasını yere bırakırken size bir süre bakar ve boş şişeyi yere koymasının ardından sol eliyle çerez tabağındaki son kaju’yu sinsice ağzına atar. sağ eli ise mouse’a, ordan oraya savrulmaktan yorulan minik imleç ise play listteki tek şarkının üzerine yönelir. mustafa sandal – gge.mp3’e gözü kara bir tavırla çift tıklar, hemen ardından da hayatınızın özeti olan döngüyü hatırlatan, o kendi kıçını kovalayan oka tıklar. çünkü her daim öfkelenecek bir şeyler bulmakta hiç zorlanmayan insanlar vardır. hayatı dahil olduğu familyadaki herkesten daha yoğun yaşar bu insanlar.

Sleepmakeswaves / Tangled Thoughts of Leaving - Split

Namı malum Split, Sleepmakeswaves’in 3, Tangled Thoughts of Leaving’in ise 2 şarkısının yer aldığı bir LP. Gallerden Avusturalya’ya uzanan notaların birbirine karıştığı bu albümün adını ve yaratıcılarını bilmesek bile albümün ‘sesinin’ çatallanıp değiştiği, ruh hallinin alengirlenip farklılaştığı noktayı sezerek, bu albümün en az iki yaratıcısı olduğunu söyleyebilmemiz mümkün.

İyi ama, bu durum, bu tip bir albüm için iyi bir şey mi? Ve eğer iyi bir şeyse kim adına iyi? Açıkçası albümün %40’ını oluşturan ikinci kısmını ilkinden daha fazla sevdiğimi söylemem gerek. Tangled Thoughts of Leaving’in piyanonun hakim olduğu, yer yer progressive rockla ciddi münasebetlere giren, jazz'a Esjbornyen noktalarda temas etmekten çekinmeyen ve post-rock’ın muğlak sınırları içine bir girip bir çıkan ve ve ve her hamlesinden sonra kendine yeni hudutlar belirlemek isteyen sound’unu sevmemek, bu sound’un barındırdığı garip tınıların geleceğe dair umut verdiğini söylememek güç. Sleepmakeswaves’in daha çok ‘başkalarını andırmak’ köprüsü üzerinde gidip gelen parçalarının en büyük talihsizliği de Tangled Thoughts of Leaving ile aynı kartonetin altına sığınmış olmaları. Zira içinde bulundukları medya onları dinleyenleri kıyaslama yapmaya mecbur bırakıyor. Lakin, Split’in “A Vexing Predicament” ile önünde çatallanan yolda farklı coğrafyalara yelken açmayı tercih eden ve “The World Is a Deaf Machine”e gelindiğinde mecburi kıyaslamalar yerini (loopları saymazsak sadece) 15 dakikalık, tanıdıkça daha da merak edilen biriyle tanışmayı andıran keyfe bırakıyor. Kısacası, Split’in bir ruhu varsa onu Gallerden aldığını söylemek çok da yanlış olmayacaktır.

8 Ağustos 2009 Cumartesi

Coconuts of Rosiemarry


Işıklar sönsün..
Mumlar yakılsın..
Bir kabile ritüelini andıran takılar takılsın..
Kızkardeşler rengarenk elbiselere bürünsün..
Pudralar sürünsün..
Davullar görkemle patlasın..
Şehir merkezinde bir oyuncakçı soyulsun..
Tüm oyuncaklar bir masaya yayılsın..
Şehir merkezinde bir müzik dükkanı soyulsun..
Çalıntı çalgılar sahneye konsun..
Çalgıcılar çalıp çırpsın ruhlarımızı..
Işıklar sönsün..
Ruhlar çağrılsın..
Yolsuz bir topluluk karanlıkta bir patika bulsun..
Herkes gözlerini kapasın..
Herkes kendi ruhunu çağırsın..
Gitarda akorlar çınlasın..
Ruhlar kendi bedenleri bulsun..
Yağmur dansı başlasın..
Mikrofonlara saklanmış hüzünlü birkaç hayalet kaçıp duvarlara çarpsın..
Buharlaşıp heryere yağsın..
Şov başlasın...
Cocorosie loş bir sahneye çıkar ve ilk notalardan itibaren 500 kadar kişiyi birden sahneye yanlarına alırlar. Notalar piyano tuşlarını beklemeden kaçar. Kaçarlar ki sopranonun ardından bir düşe girer arkadan bize kapıyı açarlar.
Bear Hides and Buffalo-Madonna-Sunshine...
Kimse birbirine bakmaz, ya büyü bozulursa diye. Ancak Afrikanın en habis büyücüleri bilir bu kadar ince bir sanatı.
Good Friday-Promise-Noah’s Ark...
Bir müzik türüne Freak Folk ismi konulurmuymuş. Konulurmuş. Çok da yerinde olurmuş. Doğru yer ve zamanda Cocorosie’nin tek şarkısı öksüz doyururmuş.
South 2nd-Japan-Terrible Angels...
Kırık bir ses mırıldanır ardı arkasına kırık sözleri. Durduramaz kendini, danseder bedenler ufalanirken içleri. Bir tek ölüler sallanmaz o gece durdukları yerde. Ölüler zaten gelmez o sahnenin önünde kendinden geçmeye.
Beautiful Boyz -Werewolf-Raphael...
Konser sırasında dünya dönmüşse dönsün..
Bana ne!
Zaten o gece yuvarcık kalmış altımdan kayarken, ben iyice üstünde..
Ne farkeder, dönmüşse dönsün..
Kızlar veda etmiş gitmiş..
Vedayı kabullenememişlik var bir tek benim üstümde..
Işıklar sönsün..

5 Ağustos 2009 Çarşamba

Cut The Crap!


Yaz mevsiminin gelmesiyle çevresindeki tanıdık tanımadık her bünyeye hasıl olan ve çoğu zaman anlamlandırmakta güçlük çektiğim nedensiz neşeden rahatsız olanlardan mısınız? İklim normallerinin bedeninize musallat ettiği bunaltıcı nemli havadan acilen kurtulmayı mı arzuluyorsunuz? Tüm bu olan bitene karşı elinizden hiçbir şey gelmiyor mu?

Crippled Black Phoenix henüz evlere servis yapmıyor, ama yine de 200 tona kadar kötü şansı size kısa sürede kargo yoluyla ulaştırabilir, balkanlardan acilen gelmesini beklediğimiz soğuk hava dalgasını başka bir yönden, altında sanatlarını icra ettikleri gökkubbelerinden eksik olmayan yağmur bulutlarına iliştirip, taa İngiltere’den buralara yollayabilirler. Hatta durun, (yalnız olmadığımı varsayarak devam ediyorum) muhtaç olduğumuz yardımı bize çoktan ulaştırdılar bile!

İşte, tam da bu nedenle 200 Tons Of Bad Luck hakkında bir şeyler yazmak kendi adıma çok zor, zira beni kurtaran bir albüm hakkında etkilenimlerinden, çıkış noktasından ya da bir review’un olmazsa olmazları nelerse onlardan söz eden bir yazı yazmak gelmiyor içimden. “Burnt Reynolds”ın startı vermesinin ardından 9. parçaya vardığınızda duyacaklarınızdan da söz etmek istemiyorum hiç. 444’ün çarpanlarından söz ederek, ‘ne saçmalıyor bu be’ demenizi sağlayacağım sadece: 1, 2, 3, 37, 222 ve 444 vesaire…. Yapmacık şeyleri hakikatin yerine ikame etmeye çalışanlarla, mevsim normalleri nedeniyle etrafı sarıp sarmalayan parlak güneş ışığı altında durmadan ‘iyi şeylerden’ söz etmek isteyenlere göre bir albüm değil 200 Tons Of Bad Luck. Özellikle çarpanlarıyla sizi meşgul ettiğim sayıyı kendisine isim bellemiş parçanın en sonuna bir kulak verin. Crippled Black Phoenix’in neden şarkılarına “endtime ballads” dediğini daha iyi anlayacaksınız. Ya da hiç olmadı, şu yaz aylarının yapış yapışlığından bir albüm boyu da olsa kurtulmuş olacaksınız. Az mı?